8

Sevginin "Sen" Hâli



"Ya aşktan gözün kör olduysa?" diye sordu küçük gözlerini kocaman açan kız.

Gözlerinde korku, ve sevgi dostum; sevgi vardı... "Kör olsaydım gözlerinin ışıltısını, ve kalbinin sızısını göremezdim..." dedi çocuk.

Bazen durup düşünmek lazım hayatta nefes almayı unuttuğumuz kaç an olmuştur?

Misal ilkokula başladığım an, herkesin bahçede mavi mavi koştuğunu görünce nutkum tutulmuştu benim; hala hatırlarım. Çok mutlu olmuştum nedense.

Sonrasında lisede yapamayacağımı bilerek girdiğim sınavlarda soruları ilk görüşümde muhakkak afallamışlığım vakidir.

Arayı hızlı geçtik; atladığımız tüm nefes kesen saniyelere de selam verelim... Ameliyatımıza, ilk okuduğumuz dergi "Şirinler"e, ilk izlediğimiz - ve uyuduğumuz - sinema filmine, ilk yazdığımız öyküye - ve bittabi şiire -, ilk yayınlanan yazımıza, ilk açtığımız - ve ilk kapattığımız - blogumuza...

İlk internet arkadaşımız, ilk kazık yediğimiz "kanka"mız... Hepsine selam olsun, ama hepsini silip atabilecek bir şeyi keşfettim; sevmeyi.

Kiminin nefesi bir saniyeliğine kesilir, ilk görüşte aşık olur sonrası tutku. Ve alışkanlık... Kimisi için bir bakış yeterlidir, kapılır gider. Ben biraz, buz dağıyımdır... Nasıl derler, çözünme kolay, erime zor...

Bakarım bakılırım bunlar güzel gelirdi ezelden beri lakin hep eksik bir şeyler olduğunu bilirdim. Araya çimento koymak, harcı döşemek gerekirdi, yoksa her şey ama her şey muhakkak havada kalırdı.

Arayı dolduracak şeyi denediğim çoktur. Bazen ufak heyecanlar aradım, bulunmadı tabii. Bazen sadakat, bazen sağduyu, bazen kıskançlık. Hiçbirini tek kişide bulamadım. Bulmak da istemedim, yaşım küçüktü... Ve ben de aradığım kadar sağduyulu değildim. Ve içim, saf değildi. Kirlenmeye, kirletmeye ihtiyacı vardı. Doyuma ulaşmalıydı. Aldatıla aldatıla, kandırıla kandırıla, ve evet kandıra kandıra doyurdum onu...

Elim eteğim dağların zirvesindeydi, sanki en büyük bendim, en yalnız ben olmalıydım, en beklenen en istenen en en en hedeflenen ben olmalıydım.

Değilmiş.

Öyle birisi çıkarmış ki karşına, ben sen kavramın kalmaz; sadece duygulara odaklanırmışsın. Gözlere ve ışıltıya.

Kalbindeki sızılara ve parlaklığa...

Her an daha iyiye gitmek için, her an sevmeye ve sevilmeye daha layık olabilmek için soluk alırmışsın ve her an daha iyisini duyabilmek ve daha iyisini söyleyebilmek için soluk verirmişsin. Sevmek, "o" olunca anlam kazanmazmış, sevmek "o"ymuş.

Ete kemiğe, ve dile bedene bürünmüş; karşında dururmuş. Dört aydır. Ve sen dört ay boyunca hayranca süzermişsin, sevi'ni. Ve severmişsin. Buymuş aşk. O'ymuş.
Read more
0

Sınavlar Şınavlar

Evet, tahmin edilebileceği üzre yapılabilecek en absürd şeylerin yapılıp, normal zamanın binde biri ders çalışılacağı haftalardayım; vize haftaları. Bana bu absürdlükte destek olun, yorumlaşalım falan. Sonra twitter'dan abiduk gubidik geyikler çevirelim, sonra Facebook'ta onbinmilyonyüzotuzbin yıl önce çekilmiş dizilerin dandik bölümlerinden parçalar paylaşalım falan. Yapalım bunları, neden? Vize haftasındayız çünkü. Saygılar efenim.
Read more
0

"Kırk Bir"

http://images.gittigidiyor.com/1725/BOLUSPOR-FUTBOL-TAKIMI-ESKI-ETIKET__17254775_0.jpg

İki yıl önce, Kocaeli'ne yeni taşınmışız. Fenerbahçe - Galatasaray maçı. Olaylar olaylar... Lincoln'ün frikiği ve gol. Lakin Lincoln'ün arkasından "çift vuruş" işareti yapan hakem, golü iptal ediyor. Emre Aşık bizi can evimizden vurmayı başarıyor. Deivid ise, tüy dikiyor... Skor 4-1, ikamet kırk bir plaka...

Sonraki gün henüz evde bilgisayar olmadığı için internet kafeden giriyorum nete, yanımda kuzen GTA takılmaç. Bir kız arkadaşla konuşuyorum, iletisi "Adi hakem çift vuruş dedin golümüzü yedin". Biraz muhabbet ediyoruz, onunla son muhabbetimiz o oluyor. Bir daha hiç denk gelmiyoruz, bu yaz nişanlandığını öğreniyorum. Benim için şaşırtıcı bir olay. Yaşıtım sonuçta. Neyse.

Bu arkadaş, bana Boluspor forması yollamıştı, doğumgünü hediyesi olarak.

Tarihler 1 Ağustos 2007'yi gösterdiği vakitlerde ise Galatasaray, Bolu'da Boluspor ile bir maç yapıyordu. Bu maç Lincoln'ün ilk maçıydı ve gol atmıştı, Ümit Karan da penaltıdan gol atmıştı, maç sonucu 3-3'tü. Diğer golü ise Özgürcan atmıştı... Kaleci ise Orkun'du...

Bugüne gelelim.

Ümit Karan bu derbiden bir gün önce Es-Es formasıyla çıktığı maçta penaltıdan gol attı lakin kaybetti, Orkun derbiden dört gün önce Manisa'dan kovuldu, Özgürcan ise 26 Mart'ta çıktığı maçta 54 dakika forma şansı bulup her zamanki gibi suskun kaldı Rize formasıyla... Yazıya da adını veren ve iki maçın da öznesi olan Lincoln ise Palmerias'ta uzun bir sakatlık sürecinden sonra geçen hafta çıktığı ilk maçta gol attı (Bolu'ya selam) Yani uzun ve oynamadan, problemli bir şekilde geçirilen günleri bir kenara bırakmak üzere diyebiliriz. Tabii bu yaştan sonra ne yapacak, nasıl yapacak orası hiç ilgilendirmiyor beni...

Derbinin oynanacağı gün ise - saat itibariyle bugün - Boluspor da Kayseri Erciyes ile oynayacak. Bolu'nun plaka kodu 14, bu maç da 1-4 biter mi acaba?
Read more
0

Yıldız ve Gökyüzü - bir pasaj misali

Seninle yıldızları saymak, uzanıp kumsallarda gece vakti yakamozları öpmek isterdim.
Sen ise senin yıldızın olup olmayacağımı sorgulardın
Bir yıldız olsaydım, senin yıldızın değil; senin gökyüzü olduğun bir kainatın yıldızı olurdum
Sen gökyüzüm olurdun, ben sana pervane
Sen gökyüzü olmaktan çok, göğe bakabilmeyi istedin, baktığın yerde beni görmeyi.
Ben ise olduğum yerde olmanı
Bundandı her ayağım kayışımda sana düşüşlerim, sen yükün olarak algılardın beni
Yüktüm evet, içimdeki kış dışındaki baharı üşüttü, mevsim yüküydüm;
Bir an önce kaldırılması gereken bir yüktüm, sen sırtlanmayı seçtin
Read more
0

Yat'ma Yeri Değil

Yatı da Araplara gidecek.

Mezarı da satarlar...

Orman Çiftliği çoktan özelleştirildi sanırım.

O'na dair pek bir şey kalmadı...

Bir ara "mezarını İsrail'e satalım" geyiği döndürüldü kulislerde, baktılar pek alkış tutan yok. "Şimdilik" rafa kaldırdılar...

Sap gibi ayakta durmayalım, dediler. Resimleri tapınmayı özendiriyor kaldırın, dediler. Devlet dairelerinde zorunlu tutmadılar.

İş alımlarında Atatürkçüleri elemeye özen gösterdiler.

Kemalizm din oldu dediler.

Atatürk ilkelerini esas alan kurumları bezdirdiler, yıprattılar, sindirdiler.

Hiçbir şey kalmadı...

Satıldık ey halkım, uyumaya devam!
Read more
0

Her Yerde Word Challenge Görüyore

http://www.drfu.com/images/fu_letter/11.08/word%20challenge.gif

her "click"e tıklanmaz; ama buna tıklayabilirsin...

Facebook'un varsa...
Read more
0

Resmî

Bir süredir ihtiyaç duyduğum web sitesini açtım sonunda. Ciddi bir portföy olarak kullanacağım. Genelde bu bloga linkler var, öykü şiir vesairede. Çok yeni şeyler yok ama basit bir şekilde derli toplu ve bana göre şık bir tasarımla sergilenecek çalışmalarım var işte.

Evet, çok konuştum. Şimdi ben susayım klavyeniz konuşsun: http://www.alperkaya.org
Read more
4

"Yirmi Üç"


Fotoğraftaki yıkılmış adamı tanımayanınız yoktur sanırım; Becks, resmi adıyla Beckham, kariyerinin hayatının, son Dünya Kupası arefesinde sakatlandı ve üstelik ülkesinin ev sahipliği yapacağı turnuvaya katılamama durumu oluştu. Kim olsa yıkılmaz?




Gelelim başlığa, başlıktaki sayı efsanevi basketbolcu Michael Jordan'ın forma numarası. Beckham'la ne alakası var? Vakt-i zamanında Real Madrid'e transfer olduğunda Manchester'da giydiği 7 sırt numarasını Raul giydiği için giyemediğinde sanırım yönetimin de teklifiyle bir PR çalışması olarak Jordan'ın numarasını geçiriverdi sırtına... Sonrasında Amerika'da da aynı formayı giydi, iş bu fotoğraftaki Milan forması da aynı numaraydı...

Beckham'ı çok ama çok severim, üstelik astımdır ve astımlı insanların da çok şey yapabileceğinin bir göstergesidir. Lakin sene 2003 ve ben dünyanın en anti Beckhamcı tavrı içine girmiştim.

2002 yazında yazlıkta çok sinir olduğum bir hatun kişi vardı ve sırf kızın üstünde Figo forması var diye uyuzluk olsun maksadıyla gidip Raul'un formasını almışlığım var. İşte ben üstümde Raul'un formasıyla geziyorum, sırt numarası 7. Beckham'ın da hastasıyım tabi, muazzam bir karizma nasıl olmayacaksın ki?

Becks bir demeç verdi, 7 numarayı giymek isterdim falan. O an bende şalterler atmıştı çok iyi hatırlıyorum. Sonrasında da işte başta dediğimiz olaylar oldu araya PRcılar girdi de halloldu mevzu...

Futbolun en romantik yüzünü ağlatabilecek bir dramayı izlediniz efendim, şimdi o romantik yüz Capello'ya dönük. Olur ya, Dünya Kupası finalinde son iki dakika olsun sahada gezdirecek mi Beckham'ı... Yoksa "çok kıymetli"(!) kontenjanını mı düşünecek...

---

ps: Sabah mahmurluğuyla onyüzmilyon hata yapmışım. Öncelikle Güney Afrikalılardan özür diliyorum adamların kupasını başka kıtaya taşımışım resmen. Milan'ın "esas" 23 numarası Ambrossini'den de özür diliyoruz. Becks 32 numarayı sırtına geçirmiş.
Read more
1

Üçüncü Boyuta Geçiş ve Bir Sürü Şey

big20lf.jpg

temsili üç boyutlu bi'şey

Üç boyutlu filme gittik kız arkadaşımla, Alice'e... Ne zamandır istiyorduk, düne kısmetmiş. Neden dün yazı giremedim peki? Çünkü pek muhterem az güldüren yurt neti, gene kafayı yemiş hallerdeydi. Neyse...

Üç boyut güzeldi pek tabii lakin şu gözlük üstüne gözlük olayına acil bir çare bulunmalı burnumun kemerleri sızım sızım sızlıyor hala...

Onun dışında bir sorun yoktu gayet güzel bir tecrübe oldu. Gerçi iki boyutlusunu daha gösterime girer girmez izlemiştik ama üç boyutlunun tadı bir başkaymış...

Filme dair izlenimlerimi ise yakında Movie Review blogunda yazacağım... Şimdilik biraz bekleyecek okumak isteyenler.

--

Bunun dışında neler oldu; yeni bir gelişme; ben bir alan adı aldım. Evet, artık http://www.alperkaya.org diyenler karşılarında beni bulacaklar! Tabii hala halledemedim yönlendirme şeysini, o ayrı bir sorun... Tabii şimdi o bir web sitesi halinde olunca, buranın menülerini değiştirmek, azaltmak vs gerekecek. Uzun iş be abi!

---

Bir süredir aklımda olan bir projem vardı; şurada da bahsetmiştim hatta. Onun için kendimde bir güç buldum ve halleder gibi oldum şimdilik...

--

İşletim sistemimle ilgili bir problem oldu; Vista'm çöktü! Ben de önce Ubuntu kurdum, ancak ve maalesef Autocad çalışmadığı için XP kurmak zorunda kaldım. Şimdi çatır çatır çalışan bir XP'im var ve Vista'dan bin kat hızlı! Herkese tavsiye ederim, kağnı Vista'dan sonra Ferrari'sine kavuşan bilge gibi oluyorsunuz... Mis!
Read more
2

Kadın ≠ Erkek

Sergilenen ilk oyunum. Maalesef orada değildim ve göremedim. Lakin bu aslından biraz değiştirilip sergilendiği söylendi bana, tam bir iletişim kuramadım daha bilgiler geldikçe - gelirse - size iletirim.

Neyse, 8 Mart 2010'da 9 Eylül Üniversitesi'nde sergilenen oyunumla sizleri baş başa bırakayım...

Kadın ≠ Erkek

yazan: Alper Kaya

Sahne: Fazla dekor yoktur, iki koltuk bir oda lambası ortada bir sehpa. Başlangıçta sahnede kimse yoktur, birden kadın odaya girer, hızlı ve öfkeli bir şekilde (yumruklarını sıkıyordur yüz ifadesinden de sinirli olduğu anlaşılıyordur) odanın ortasına gider, kollarını önünde kavuşturup bekler. Bu süreçte ayaklarından birisi yere sağlam basarken diğeriyle yere ses çıkartarak vuruyordur. Bir şeyler düşündüğü mimiklerinden anlaşılır. En sonunda derin ve yüksek seste bir nefes verip kollarını yana açar.

Kadın (uzatarak): Of! Of!

Sonra yumruklarını biraz daha sıkarak odada ufak bir iki adım atar, hala bir şeyler düşünüyordur. Sahneye çıktığı yöne sırtını döner tekrar kollarını kavuşturup gözlerini bir noktaya dikip bekler. O sırada dışarıdan bir ses gelir (kapı açıp - kapanma sesi) Gürültülü ayak sesleri de buna eşlik ediyordur. Birden adam sahneye girer, telaşlıdır, hızlı bir şekilde girmiştir sahneye. Nefes alış verişi düzensizdir. Koltuklardan kendisine yakın olanının sırtına elini dayar bir süre daha hızlı hızlı nefes alıp verdikten sonra düzene girer nefesi.

Adam (çekinceyle) : Geç kaldım değil mi?

Kad?n (aniden adama doğru dönüp) : "Geç" demek bile erken sayılır bence!

Adam susar önüne doğru bakar, ayaklarından biri yere açılı bir şekilde basıyordur parmak ucunda ayağını sağa sola oynatır.

Adam : Hâlâ vaktimiz yok mu?

Kadının gözleri büyür yumruklarını sıkar. "Uf" diye bir nefes koyverir.

Kadın : Yok!

Adam (fısıltıyla) : İyi ki bir geç kaldık, şimdi on gün surat çekeriz...

Kadın: Ne dedin sen?

Adam : Ne dedim?

Kad?n : Suratımı çekmek zorunda değilsiniz beyefendi, buyrun kapı orada!

Adam : Yaa, şimdi böyle mi oldu?

Kadın : İşine gelirse...

Adam (biraz yüksek sesle, umursamaz bir şekilde) : Gelmez hanımefendi, gelmez!

Kadın : Bana sesini yükseltme...

Adam (biraz daha ılıman bir surat ifadesiyle ve eski sesiyle) : Tamam, haklısın. Özür dilerim...

Kadın (tekrar kollarını önünde kavuşturup despot bir bakışla) : Bu sefer bahanen ne, çok merak ediyorum...

Bir süre sessizlik olur. İkisi de birbirinin suratına bakıp süzüyorlardır. Kadın daha sert, erkek biraz ?ekinceyle bak?yordur. Bir iki saniyede bir gözlerini kaçırıp sonra tekrar kadına bakıyordur. Cesaretini toplamaya çalışıyormuş izlenimi olur.

Adam (biraz alçak bir sesle) : Yok...

Kadın : Duyamadım?

Adam (biraz daha gür ve kendinden emin bir sesle) : Bir bahanem yok...

Kadın (biraz şaşırır, azıcık yumuşar bakışları ama sonra tekrar kendisini toparlar ve daha da sert bakmaya başlar) : Nasıl yani "yok"?

Adam (kollarını iki yana açar, omuzlarını dikleştirip "bilmem" ifadesi takınır, aynı ifade yüzünde de vardır) : Bahanem yok, çünkü unutmuşum... Uyuyakalmışım uyanınca da bir şeyler yiyordum, saate bakınca hatırladım... Unutmasam uyumazdım...

Kadın (bu sefer biraz daha yumuşak bakar ama sonra tekrar toparlanır yine de eskisi kadar sert değildir bakışları) : Uyumasan ölürdün sanki!

(duraksar, sonradan aklına gelir, ekler - sert bir ses tonuyla) : Gece kaçta yattın sen bakayım?

Adam : Çok geç değil, konu da bu değil zaten...

Kad?n (bu sefer biraz daha sinirlenmiştir) : Yaaa, konu neymiş bakayım?

Adam (biraz cesurca biraz da yüksek sesle) : İkide bir "özel gün"dür, "önemli gün"dür... Binlerce şey çıkartıyorsun! İlkokulda bile belirli gün ve haftalardan sadece üçünü kutlardık... Benim için şu ana kadar iki gün var, senin her ay bir önemli günün oluyor!

Kadın (meraklanmış, anlam verememiş bir bakışla) : Nasıl yani, her ay derken...

Adam : Yok sevgililer günü, yok anneler günü, yok kadınlar günü... Üstelik akrabalarının doğum günleri bile! Bana ne ya hu kuzeninin oğlunun amcasının doğum gününden! Nasıl hatırlayayım bunları? Adamı tanımıyorum bile! (sesi sonlara doğru biraz daha yükselmiştir ama sevimli bir ses tonu ve komik bir mimik vardır)

Kadın (duraksar, biraz gülümser sonra toparlanır ama bakışları sert değil daha da ılımandır) : Peki senin önemli günlerin neydi?

Adam : Birisi doğum günüm, diğeri senin doğum günün...

Kadın : Aileninkiler?

Adam : Babamınkini annem bir gün önceden söyler, anneminkini de babam...

Kadın bir kahkaha koyuverir, adam da gülümsemeye başlamıştır... Sonra kadın birden keser kahkahasını ve tekrar ciddileşir.

Kadın : Ah, siz erkekler!...

Adam : Asıl, "ah, siz kadınlar!"

İkisi de derin bir nefes alıp birbirini süzer ilk ağzını açan lafa başlayacaktır birbirlerini tartıp beklerler. Kadın derin bir iç çekişle lafa girer.

Kadın : En azından biz lavaboyu kirli bırakmıyoruz beyefendi... Her sabah yanımızdaki insan uyanıp ilk girdiğinde lavaboda ölü sakallarımızı görmüyor...

Adam : Evet, çünkü siz ayda bir gidip dünyanın parasını döküp epilasyon yaptırıyorsunuz, bizimkilerse neredeyse bilabedel!

Kadın : Arabalara dökülen paranın onda biri değildir, emin ol...

Adam : Kuaför taşıyacak seni yolda, değil mi?

Kadın : Sanki çok elletiyorsun da arabayı... Ha sen taşımışsın, ha kuaför!

Adam bir an duraksar.

Adam : Nasıl yani ya...

Kadın : Yok bir şey...

Adam : Bak, beni sinir etme... Ne demek be ha ben ha kuaför...

Kadın : Sinir olsan ne olacak...

Adam : Hayır, yani arabayı verdik, biliyorsun ne olduğunu... Üç arabaya çarptın tek seferde...

Kadın : Ne olmuş çarptıysam?

Adam : Arabalar park halindeydi!

Kadın susar bir an.

Kadın : Görünmez kaza işte... Ne yapayım? Hem, kaç ay oldu o kazadan sonra hala unutmadın mı onu sen?

Adam : Sen işine gelenleri unut, işine gelmeyenleri unutma; ben bunu unutmadım diye şimdi tafra da yaparsın bana...

Kadın : Neyi unutmamışım ben ya?

Kadın bir an duraksar, "h???" der gibi nefes alır, gözleri önce büyür sonra tekrar normal haline döner.

Kadın : Ama onlar da unutulacak gibi değildi yani...

Adam : Ne ya, ne demek bu şimdi?

Kadın : Öyle işte...

Biraz susarlar, ikisi de sırtlarını birbirine dönmüş, kollarını kavuşturmuşlardır.

Işıklar kararır, bir tek kadının üstünde spot ışığı vardır şimdi. Tek başına konuşuyordur, kendi kendisine, düşünüyordur.

- Hayır yani, ne olmuş arada bir hatırlandığımı hissedecek günlere önem veriyorsam? Ne yani ya, arabanın taksidini hatırlarken bir de birkaç günü hatırlasan ölür müsün be adam? Ama yoook, tüm erkekler böyle... Sacit de böyleydi... Ekrem de... Namık da... Öf, say say bitmedi be... Neyse... Erkekler olmasa dünya ne güzel olurdu ya... Ne çene çekerdik, ne gereksiz kaprisler olurdu, herkes birbirine önem verirdi... Sanırım... Bilmiyorum... Olmasalardı keşke...

Işık söner, erkeğe odaklanır spot. Bu kez erkek düşünüyordur, kendi kendisine konuşur.

- Zırt pırt bir şeyler çıkıyor bir yerlerden... Hayır yani, ne olurdu böyle hiçbir gün olmasa... Bir doğum günü, bir de arada bir yıl dönümleri... Yıl dönümleri de keşke dünya kupası gibi olsa dört yılda bir falan... Of ulan dünya kupasına da gidemedik zaten... Hayır yani ne olurdu adam gibi bir forvetimiz olsaydı?... İşte, zamanında babam beni alt yapıdan alıp okula göndermeseydi... Arabanın taksidi de geldi, faturalar da binecek gene üst üste... Dağ gibiler şerefsizim, dağ (uzatır)... Oooof of... Sonra gel de böyle, yok kuzeninin doğum günü, yok amca oğlunun sünneti... Ne lan bu? Onlarla mı nişanlandım, seninle mi?... Sonra "ne düşünüyorsun", seni mi düşüneceğim, zaten yanımdasın. Faturalar düşünüyorum tabii... Şimdi böyle desem daha fena olur... Bir de hanımefendi unutmamışmış... Ya hu aylar oldu aylar... Alt tarafı evlenmesek de olur mu diye dedim, sonra da ailenle şimdi tanışmasam olur mu dedim, sonra ileride ailenden en uzak şehirde yaşayalım dedim... (duraksar) Öf be ne pis bir adammışım ben de... Var ya, kadınlar olmasa... Böyle sürekli el ense muhabbeti, her yerde bir halı saha maçı organizasyonu. Sürekli bir araba muhabbeti... Aman be, bu da bayardı sanırım... Bilmem ki...

Birden ışıklar yanar, ikisi de birbirine döner gülümsüyorlardır. Sarılırlar.

Kadın : Tamam doğru söyledin, o kadar sorunlar varken tutup da gel şu organizasyona gidelim mi demeliydim? Dememem lazımdı. Ayrıca söylediklerimde de bir şey yoktu, sinirli değildim fazla... Hem, biliyor musun bu hayat sensiz çekilmez... Yani, her sabah lavaboyu temizlesem de, televizyon karşısındaki her atıştırmanda iki saat her yerden kırıntı toplasam da... Dağınıklığınla, umursamazlığınla, unutkanlığınla seviyorum seni... Araba kullanamamla dalga geçsen de!

Adam (gülümser) : Sen de haklısın sürekli sorunları düşünerek geçmez ki bu hayat... Arada bir de kendisini eğlenmeye zorlamalı insan... Sen olmasan sürekli sorunları düşünür, nasıl çözeceğimi bilemez bir halde yaşayıp giderdim... Şimdi en azından sorunları çözerken yanımda biri var... Her ne kadar sürekli önüme kutlamam gereken bazı günler çıkarsan da, kutlamadığımda bana kızsan da, sürekli düzen takıntın olsa da, evi dağıtmama izin vermesen de, seviyorum seni çünkü seninle ne eşitiz ne de aynıyız, hayatın tadı da bu farklılıklardan çıkar...

Işıklar söner, perde kapanır.

SON
Read more
0

Sorumluluk

Sorumluluk yüklenmek zor iş. Özellikle verilmiş bir söz, sıkışmış iki el varsa...

Üstelik anlaşma kağıt üstünden ziyade, yürek üstündeyse...

Mahçup olacağınız insan, hocanız sayılan biriyse...

"O gün" bugün değildi, dün de değildi, ondan önceki gün de... Ne zaman olacak peki?

Lanet olası bir çorba haline gelmiş bu beyin ne zaman sorumluluğunun ödevinin peşine düşecek?

Yarın mı?

Hiç sanmıyorum...

Bir an önce, diyebiliyorum. Gücüm sadece buna yetiyor...

Sahi, ne ara bu kadar güçsüz düştüm ben?
Read more
0

"Altı"



Altıyı severim, nedenlerini birkaç mecrada yazmıştım şimdi uzun uzun yazmanın manası yok; hem bu yazı benimle ilgili değil...

Geldiğinden beri takip ederim, serde kaleciliğe merak da vardır; öyle olmasa kişisel kariyerimde resmi sayabileceğim tek maçta kalede oynar mıydım?

Dimitar Ivankov, Bursaspor'un Kayseri "çıkışlı" Bulgar kalecisi bugün itibariyle Bursaspor kariyerindeki altıncı golü attı...

Toplamda ise 42 gole ulaştı "golcü-kaleci".

Ülkemizde ise, 2006 - 2007 sezonunda Kayserispor'da başlayan yolculuğunda iki sezonda önce 3 sonra 4 gole ulaştı. Akabinde transfer olduğu Bursaspor'da ise 2008 - 2009 sezonunda 4, bu sezon ise (şimdilik) 3.

Tabii ki kariyerindeki en anlamlı golleri ise, bilmiyorum kendisi bunu reddeder mi, Kayserispor formasıyla Gençlerbirliği'ne Türkiye Kupası'nda finalde attığı iki gol olmalı...

Dünya klasmanında ise aktif kaleciler içinde 2., toplamda ise 3. sırada... İki listede de birinci olması pek mümkün değil; 84 gollü Ceni halen oynamakta ve halen gollerini dizmekte... 62 gollü Chilavert daha makul bir hedef...

4 sezon ve 14 gol... İlhan Cavcav'ın yıllar boyunca "gol makinesi" diye Türkiye'ye doluşturduğu Nijeryalıları kaça katlamış, ben sayamadım da...
Read more
2

Ceyhun Yılmaz'la

Şovmenlik deyince, yanına bir de radyoculuk koyunca akla gelebilecek ilk isim benim nezdimde Ceyhun Yılmaz'dı. Yıllar yılı gerek babamın gerek bizzat kendimin müptelası olduğu bir televizyon programı yapan Ceyhun Yılmaz, beni kırmayıp sorularıma cevap verdi. Bir kez daha teşekkür ediyorum buradan kendisine...

http://www.haberaktuel.com/images/news/16611.jpg

- Merhaba, öncelikle klasiktir; Ceyhun Yılmaz kimdir necidir bu kadar göz önünde olmadan önce neler yapmıştır özgeçmişinde neler bulunur?

Özgeçmişim net bir şekilde internet ansiklopedilerinde var...
Aşağıda örnek bir link ilettim:
- Hayat Bilgisi serüveniyle medyada daha bir önplana çıkmış olmanıza karşın, onun öncesinde dj'lik süreciniz bir hayli uzundur. Bunun da evvelinde - yanılmıyorsam - spor muhabirliği yapmışlığınız var. Nedir bu kadar "daldan dala" durumları, eskiden bu kadar geniş yelpazede çalışabileceğinizi düşünüyor muydunuz?

Valla hayatın benimle ilgili planını uyguluyorum yaşantımla. Yaptığım tüm adımlarımın benim planım olduğunu soyleyemem.. DJ'lik müzik bilgisi gerektiren saygı duyduğum bir meslek fakat ait olduğum bir meslek değil ben bir komedyenim bunu sahnede radyoda televizyonda ve beğendiğim senaryolarda yaparak hayatımı kazanıyorum.

- 2009 yılı itibariyle 24 tane ödül almış olduğunuz kayıtlı. Ve buna rağmen hala çok sert eleştiriler alıyorsunuz, tamam "kazanan her zaman haklıdır" demiyorum ama sizce rüştünüzü ispat etmiş sayılmaz mısınız?

Aldığım eleştirilerin rüştümü ispat noktasında olabileceğini sanmıyorum bu kimsenin haddine düşmez... Bu mesleğı yapan arkadaşlarım bu genel saygıyı hak ediyorlar... Yaptığım meslek beğeniye açık ve elbette beğenmeyişe de! Ceyhun Yılmaz'a gülmüyorum demek çok doğal bununla yıkılacak halim yok ama mesleğimi yapıp yapamadığımı konuşanları ciddiye alamam...

- Sosyal sorumluluklarınız çok duyulmaz mesela, iki kitabınızın gelirlerini iki ayrı vakfa bağışladınız. Bir de yanılmıyorsam televizyon programlarına katılırken bizzat ücret almamakla beraber bir kurumu işaret edip bağış yapılmasını istiyorsunuz. Son zamanlarda ülkedeki vakıf olayları malumunuz. Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce vakıflar ne durumda?

Üç kitabımı da bağışladım.
Fakat prensip olarak bu konularda konuşmuyorum iyilik yapıp yaptığı iyiliği anlatan insanlar olduğu sürece 'iyilik' olarak yukarıda yalnız bırakılıyor bu kavram... Bu hareketi normalleştirmeye çalışıyorum. Ben bunu normallik olarak görüyorum.

- Şiir konusunda bir şeyler yapmak için gönülden çabalıyorsunuz buna rağmen ödül hususunda değindiğim gibi, "çok sert eleştiriler alıyorsunuz". Şevkiniz kırılmıyor mu? Her seferinde yeni bir şiire başlama gücünüz azalmıyor mu?

Bu eleştirileri nereden duyuyorsunuz merak ettim ben hiç eleştiri almıyorum inanın (gülüyor)

- Radyo programcılığına dair tecrübeleriniz bir hayli yoğun olmalı, 1999'dan beri radyoculuk yapıyorsunuz. Başınıza gelen komik veya trajikomik olaylardan aklınızda kalanlar neler?
Bizim anı biriktirmeye vaktimiz olamıyor çünkü her gün bir yenisini yaşıyoruz başıma gelen komik bir anı duymak istersenız yarınki radyo programıma beklerim mutlaka yaşanacaktır...

- Spor muhabirliği yıllarınızda gazetecilik hususunda ne tarz zorluklarla karşılaştınız?
Pek gazetecilik değildi yaptığım çünkü gazetecilik; fakültesi olan, eğitimi olan saygın bir meslek. Ben sadece televizyon programcılığı yapıyordum. Hala da yapmaktayım; sadece işin mutfağından salona geçtim biraz

- Futbolu takip ediyor musunuz? Misal, Süper Lig'i? Veya alt ligleri? Ülke futboluna dair neler düşünüyorsunuz?

Ülke futbolunda Galatasaray, Fenerbahçe ile Beşiktas birbirlerini yenmeyi çok ciddiye alıyorlar buyrunuz mart ayı ve Avrupa'da takımımız yok! Bence daha global zevklerin sahibi olmamıza sebep olmalılar...

- Geçtiğimiz haftalarda yaşanan Diyarbakır olayıyla ilgili, siyasetin futbola alet edilmesinden yola çıkarak, siyasetin bulaştığı her yerin kirlendiğini iddia etsek, abesle iştigal etmiş mi oluruz? Ülke siyasetine ve dış politikalara dair düşünceleriniz neler?

Siyaset doğru yapıldığında kirlilik değil çözüm üretir... Aynı fikirde olmayan insanların birbirine daha kibar konuştuğu, hoşgörüyle davrandığı bir siyasi ve sosyal yaşam temennisinde bulunuyorum...

- Son olarak, öncelikle röportaj konusunda beni kırmayıp zamanınızı ayırdığınız için teşekkürler. Yakın ve uzak gelecekteki planlarınız neler?

Hafta içi her gün radyo, her gece tv programı ve haftasonları da öğrencilerimle (www.baskentiletisim.com.tr) okuyup yazıp anlatıp hayatımı paylaşmaya devam etmeyi planlıyorum yakın ve uzak gelecekte...

Benimle röportaj yapmayı düşünüp kendimi ifade fırsatı verenlere ve okuyuculara teşekkürlerimi sunarım...

- Düşlerinize ulaşma yolunda başarılar, güçlü duruşunuzun hiç sönmemesi dileğiyle...
Read more
0

Sen Yetkili Bi' Abiye Benziyon

* Mesaj yolladığım insanlar bana hemen dönsün istiyorum. Hemen ama, saniyesinde. Sonra sanki ben elinde telefonla biri mesaj atsa da cevaplasam imajına sahip olmayayım diyorum ama naled olsun ki öyleyim.

* Yetkili bi' abi olsun hayatımda istiyorum. Ne yiyeceğime ne içeceğime karışsın tutsun elimden sahile götürsün bi şarap açsın hayat dersi versin. Arada bir özentileşsin "yeğen" desin mesela, Ramiz Dayı gibi. Sonra sinire kessin bıraksın özentiliği... Bunun için aday bi' kaç kişi var da onlar pek istemiyor "yeğen" olmamı... Ben de zorlamıyorum kimseyi hayatlarında kalabilmek için daha önce bir kez yaptım sonu hüsrandı. O günden beri "kalırsan ekime..." kıstasını uyguluyorum.

* Çok çok çok şiir okuyayım istiyorum. Çok okuyayım. Ama vakit yok.

* Gün 24 saat değil de 28 saat falan olsa, iyi olmaz mı? Evet, bunu da istiyorum.

* Eskisi kadar sık resim çizmek istiyorum...

* Fotoğrafa resim diyeni aşağılayan zihniyeti Taksim'de sallamak istiyorum... "Bak asıcan üç tanesini bi' daha konuşan oluyor mu?"

* Kenan Evren de sustu netekim...
Read more
0

Vicdanımız: Bayram *

* kişi isimleri değiştirilmiştir.

Vicdanımızla tanışın: Bayram.

Bayram üniversitede okumakta, ailesinden çok çok uzakta... Ailesi ülkenin öte yakasında, tam doğusunda. Bayram ise, kafasına estirmiş gelmiş batıya.

Sınıfındaki herkesle arası iyi. Gırgır şamata. Kızlarla kol kola erkeklerle karı kız muhabbetleri...

Bayram'la tanışın: Bizim vicdanımız.

Kantincilerle arası kıyak, sürekli el ense... Kapılardaki görevliler de Bayram'ın muhabbetlerinden nasiplenir elbet...

Bayram: Bizim vicdanımız...

Bu kadar sevilen(?) bu kadar tanınan Bayram, PKK'lı.

Herkes biliyor, kucak kucağa oturdukları da; her sorusuna bıkmadan cevap veren inekleyen arkadaşları da...

Bayram, vicdanımız bizim. O koyu bir PKK savunucusu.

Gerilla(?) destekçisi.

Onun gibi olanlar yalnız takılırken, Bayram bizi vidanımızla yüzleşmekle zorluyor. Bizim kalıplarımızı kırıyor. Yapma bunu Bayram, vicdan her zaman kaybeder.
Read more
6

Dava.

Bir tarikat liderinin bilime dair iddialarına bilimsel karşılıklar verdiğim yazım nedeniyle davalık olabilirmişim, bizim belirtiyorum'a ihtar çekmişler.

Gelişmeleri bekliyoruz, zerre korkum yok. Kılıçdaroğlu gibi dosyalarımla giderim adliyeye. Fosilleri vururum yüzlerine, ne olacak?
Read more
0

Eğer...

Bir kadın mutluysa; yanında ol. Mutluluğunu arttırırsın... Bir kadın ağlıyorsa; yanında ol. Gözyaşlarını içersin...
Read more
0

Plan Yapmayın Plan.

Lise sonda istatistikçi olmaya karar vermiştim.

ÖSS sonucu hüsran olunca o plan çöktü.

Sonra bir heves jeolojiye sarıldım, ilk seneden okul uzayınca bütün yaz mesleği sorgulama aşamasına girdim...

Sene başladı falan, alttan ders aldım sadece. Boş vaktim çoktu. Ancak ilham yoktu. Odaklanamadım düşünmem gerekenlere...

Öyle ya, "mucizeler gerçekten ihtiyacı olanlara uğrarmış"... Bana da bir mucize uğradı, her şey netleşmeye başladı. Artık mesleki anlamda ne yapmak istediğimi biliyorum, açıklamayacağım ama beni tanıyanları çok şaşırtacak bir şey...

Bunun dışında yazı çizi işlerine dair de bir kaç düşüncem hissiyatım yok değil. O işler biraz da "kısfmet"...

---

ps: Yeni e-posta adresi "yaptım", sosyal sohbet ortamları için değil de ciddi postalar için onu kullanacağım, alperkaya@e-mail.com.tr buradan bana ulaşabilirsiniz!
Read more
1

Beyaz Uyku

Kayıp Rıhtım sitesinin mart 2010 "Yolculuk" temalı aylık öykü seçkisine Beyaz Uyku isimli öykümle katkıda bulundum.

http://i363.photobucket.com/albums/oo79/kayiprihtim/yolculuk-top.jpg

---

Gözlerini beyaza yumup duruyordu sürekli, her gözünü açtığında farklı bir yerde uyanmaktan sıkılmıştı; uyuduğunda ise bembeyaz bir gökten başka bir şey göremiyordu…

Hep uyanık olmak istiyordu ama enerjisi tükenince beyaza yumuyordu gözlerini…

Gözlerini açtı gene, sıkılmıştı beyazlardan…

Yemyeşil bir ormandaydı şimdi çalılar yüzünü ve kollarını çiziyordu, koşuyordu ama nereye koştuğunu bilmiyordu… Kolunu kaldırıp yüzüne siper ederek koşmaya devam etti, gözlerini koruması lazımdı… Diğer kolunu kaldırmaya çalıştı, bir ağırlık vardı üzerinde; hissetmiyordu kolunu… Şöyle bir göz ucuyla baktı, kıpkırmızıydı omzundan aşağısı; fazla kafasını takmadı koşmaya odaklanmalıydı…

Koştukça koştu, nefes nefese kalmıştı; bir an durup dinlenecek oldu, eğildi ama arkasındaki ses yaklaşıyordu…

(Ses?)

Ufak bir hırıltı, bir koşma sesi ama uzaktan…

Gittikçe yaklaşan…

Tekrar koşmaya başladı… Arada bir arkasına bakıyordu ancak yüzünü korurken koluna çarpan çalı çırpı ve dallardan başka bir şey göremiyordu… Tekrar önüne döndü, birden duraksadı; açıklığa çıkmıştı şimdi. Ağaçlar birden kesilmişti, duraksadığı için arkasından gelen ayak seslerini daha net duyuyordu şimdi; kaç kişiydi?

(Kişi?)

Çevresini kolaçan ederek emin ama yavaş adımlar attı, görünürde bir şeyler yoktu…

Koşacak oldu, yolun ileride bittiğini fark edince kala kaldı. Başını uzattı, bir uçurumun ağzındaydı. Aşağıda mavi – beyaz köpüklerle sarp kayaları döven ve ne kadar alçakta olduğunu bir türlü anlayamadığı bir deniz vardı… Başı döner gibi oldu. Elleriyle başını tutmaya çalıştı, bir tek sağ eli reaksiyon vermişti bu hissine, kaldırmaya çalışsa da sol elini hissedememişti. Göz ucuyla, korkarak, bakmaya çalıştı; dirseğinden aşağısı kopmuştu!

Başı dönmeye başlamıştı şimdi, üstünü başını kolaçan etti… Her yerinde kan vardı… Ne olmuştu cidden?

Arkasında bir gürültü kopar gibi olduysa da artık çok geçti, baş ağrısından gözünü açamıyordu… Gene aynı şey olacaktı…

Beyazlık…

Beyaz bir denize dalmıştı gözleri kapanır kapanmaz…

Bu dinginlik onu dinlendirmiyor, yoruyordu… Uyanmak istiyordu, kendini çimdiklemek… Ellerini kıpırdatamıyordu bile! Başını sağa sola çeviremediğini düşünüyordu ama beyaz renk o kadar yoğundu ki, bu yoğunlukta yüzüyordu adeta…

Derin bir nefes koyuverdi, sessizlik ve renksizlik dolu ortamda soluğunun sesi çığlık misali saatlerce yankılandı adeta…

(Çığlık?)

Birden gözleri açıldı, derin bir çığlık koparıyordu!

Bir can acısı hissediyordu ama vücudunun her zerresinde duyumsadığı bu acının kaynağını anlayamıyordu… Gözlerini araladı, kopkoyu bir siyahın içindeydi hiçbir şey göremiyordu… Bir “şey”in saldırısını fark edebiliyordu sadece… Bir de sol kolunda dayanılmaz bir acı kalmıştı bütün vücudundaki sızı duraksayınca.

Elinin hissizleştiğini fark etti hayal meyal. Can havliyle tekme savurmaya başladı kapkara odada…

(Oda?)

Gözleri karanlığa alışır gibi olunca sakinleşti birazcık. Bir kenarda bir masa duruyordu, yanında ise bir sandalye vardı… Sandalyenin biraz garip durduğunu düşünürken sol kolunda bir acı daha hissetti, gözünden yaş geliyordu şimdi… Tekme savurmaya başladı tekrar, ayağı bir şeye çarptı; küçük çapta bir çığlık koptu karanlıkta… Çığlıktan daha çok böğürmeye benziyordu… Elini hissetmekten tamamen uzaklaşmıştı şimdi…

Karşısındaki “şey” harekete geçmeden serî davranmalıydı, tekmeler savurmaya devam etti… Tekrar tekrar çığlıklar kopuyordu odada… Ne kadar kısarsa kıssın gözlerini, acıdan mıdır nedir, tam odaklanamıyordu bir türlü alışamıyordu gözleri.

Birden karşısındakinin gerilediğini fark etti, bu ona da zaman kazandırmıştı başını sağa sola çevirdi. Masanın biraz daha sağında belli belirsiz bir kapı kolu vardı, eğer hızlı davranırsa…

Dönüp koşmaya başladı… Arkasından bir şeyin inlediğini duyduğunda azıcık yavaşlayacak oldu ama kolundaki acıyı tekrar hissedince adımlarını hızlandırdı tekrardan…

Yıllar gibi gelen bir süreden sonra nihayet varabilmişti, sağ eliyle uzandı, kapı kolunu tutup kendisine doğru çektiğinde önce biraz gıcırdasa da sonuna kadar açılmıştı kapı…

Işık…

Birden gün ışığı doluvermişti gözlerine, arkasına bile bakmayı düşünmeden kendini fırlattı ışığa doğru, nereye gittiğini bilmeden koşmaya başladı… Birden yüzüne bir şeyler çarptı, bir ormana dalmıştı… Yemyeşil bir ormandaydı şimdi çalılar yüzünü ve kollarını çiziyordu, koşuyordu ama nereye koştuğunu bilmiyordu… Kolunu kaldırıp yüzüne siper ederek koşmaya devam etti, gözlerini koruması lazımdı…

Yorulduğunu duyumsadı, gözleri kapanıyor gibiydi… Ufak bir çığlık koyverdi, uyumamalıydı ama tutamıyordu kendisini… Bir ağaca dirseğini dayayıp yüzünü koluna gömüverdi… Kendisini kaybediyordu… Beyazlığa doğru gömüldüğünü hissetti…

Tam bir boşluktaydı…

Ne hissettiğini bilemiyordu, üç dakika öncesini hatırlamıyordu; bembeyaz bir denizde yüzüyordu adeta, gözü hep bir noktada kafasını çeviremiyordu bile!

Gözlerini kıstı, ufak bir çizgi görüyordu sanki…

Çizgiyi göz ucuyla izlemeye başladı, kafasını kıpırdatamadığı için gözüyle takip ediyordu… Sanki ortadan ikiye ayrılmıştı gözünü diktiği beyazlık… Git gide daha da netleşiyordu çizgi…

Birden sarsıldı, beyazlardan savruldu…

Baş aşağı dönmüştü şimdi, dünyası şaşmıştı… Sonsuzcasına bir ağrı hissediyordu tüm vücudunda, yanına doğru bakmaya çalıştı, kıpırdayamıyordu… Ellerini sıktığını fark etti, neyi tutuyordu? Göz ucuyla bakakoydu, direksiyondu bu… Nereye gidiyordu ki? Ve şu an ne olmuştu, başına bir ağrı girdi düşünmeye çalışınca… Bir sıcaklık bastırıverdi; yanıyor muydu yoksa araba? Dışarı bakmaya çalıştı grimsi bir duman kaplamıştı, katastrofobisi bastırıverdi aniden… Kolunu uzatıp kapıyı açmaya çabaladı, kapı kolu dönüyor ama kapı açılmıyordu; sıkışmıştı!

Yanında bir inleme duydu, başını hafifçe çevirdiğinde sapsarı ve uzun saçların arasında kırmızı kanın aşağılara süzüldüğünü gördü, yutkundu. Son bir gayretle kapı koluna asıldı, kırarcasına çevirdi çekti eğdi ve büktü… “Çat!” diye bir ses koptu, kapı azıcık da olsa aralanmıştı artık… Ayağını kendine çekip kapıya doğru bir tekme savurdu, bu sefer bir kütürdeme koptu ve kapı yana doğru düştü… Bir çığlık koptu dışarıdan, bir kuş sesi gibiydi, ama yanılmış da olabilirdi… Aynı anda araba sallanmaya başladı, bir şey yukarıdan arabaya vuruyordu… Başı iyice ağrımaya ve burnu is kokusundan sızlamaya başlamıştı ki, kendini dışarı atmayı akıl edebildi… O sırada üstünden bir karartı geçti… Cılız bir şey sırtına dokunmuştu, yüz üstü dönmeye çalıştığında ise daha kuvvetli bir darbe gelmişti…

Bir kuş çığlığı kopuvermişti… Birkaç dakika öncesini anımsadı, bir sapaktan dönerken gördükleri levhayı…

(Gördükleri? Kim…)

Tüm daldığı düşüncelerden savruldu duyduğu acıyla. İstemsiz de bir çığlık koparmıştı şimdi. Başını çevirdi, devasa bir kuş üstüne doğru geliyordu… Tüm enerjisini yoğunlaştırıp bir tekme savurdu havaya, isabet ettirmişti, şimdi can havliyle hem geri çekilmiş hem de terse dönüp uçmaya başlamıştı kuş…

Bunun verdiği gazla ayağa kalktı, bir an aksadı, dünyası tekrar normal akışına dönmüştü… Arabayı fark etti, iyice dumanlar içinde kalmıştı… Eğilip sökülmüş kapıdan içeri doğru baktı, bir kişi ön koltukta, biri de arkada baygındı… İyi de, kimdi bunlar?

Arkasından bir çığlık duydu, dönüp baktığında atın biraz daha küçüğü, kurt kırması bir köpek(?) gördü. Ağzındaki salyaları yere akıyordu, bir çizgi halinde adama doğru süzülüyordu yoldan… Eğik miydi yol, yoksa zihninin bir oyunu muydu bu? Anlamadı, anlamak için fırsatı yoktu koşmaya başladı…

Koşa koşa bir sapağa girdi ana yoldan çıkmıştı… Deli gibi koşmaya başladı, arkasındaki yaratığın köpek olduğundan da şüpheliydi… Bir kulübe gördü, girdi hemen kapıyı sıkı sıkı kapattığında birkaç saniye de olsa nefes alabilmişti… Bir koltuk gördü karanlıkta hayal meyal, oturuverdi nefes alıp verirken dalıvermişti…

Kopkoyu siyahlardan süzülüp beyazlığa kapamıştı gene gözlerini…

Bir fısıltı duyuyordu sanki derinlerden gelen bir tıslama sesi… Beyaz renk delirtici şekilde dikkatini çekmese odaklanabilirdi ama…

Tıslama monoton bir düzeyde gidiyordu, beyazlık kadar sıkıcıydı adeta! Kulaklarında bir uğultu hissetti gözleri acıdan yaşarmıştı, sonra çınlamaya dönüştü uğultu… Gözlerini kıstı, bir rüzgar tıslamasıydı sanki bu… Birden gözleri açılıverdi…

Açık camdan tıslayarak giriyordu rüzgar arabanın içine… Müzik sesi keyif veriyordu birden şenlenivermişti… Elleriyle belli belirsiz, direksiyona vurarak tempo tuttuğunu fark etmişti. Teybin dijital saat göstergesine baktı, 14:56 rakamları parlıyordu sarı sarı.

Birden yol kenarında iki kızın otostop yaptığını gördü, geçecek gibi olduysa da sırf bu saatte bu ıssız yolda ne yapabilirlerdi diye merakına yenilip frene asıldı, asfalt yolda inleyerek durdu araba…

Camı araladı, kızlardan birisi yaklaşıp konuşmaya başladı. Bindikleri otobüste rahatsız edildikleri için inmişlerdi ancak beş saattir hiçbir araba durmamıştı ki geçen araba sayısı da bir elin parmağını bulmazdı… Nereye gidiyorlardı, hiç bilmiyorlardı ki; iki kız arkadaş ilk gelen otobüse atlayıp tatile çıkmışlardı, araba nereye gidiyorsa onlar da razıydı yol üstünde güzel bir yerde indirilmeye…

Bu kadar güzel dil dökülmesinden sonra hayır demek ahmaklık olabilirdi, adam da ahmak değildi. Kapının kilidi tık etti açıldı, içeri girdi kızlar. Konuşan öne oturmuştu diğeri arkaya. İkisinin de saçları uzundu ve arkadakinin yüzü neredeyse tamamen kapanıyordu siyah saçlarından, arada bir elini gezdiriyordu saçlarında onun haricinde tamamen hareketsizdi tüm vücuduyla…

Önde oturan ise sarışın, arkadakine göre daha açık giyimli ve hoşsohbet biriydi. Tek sorun gözlerindeki güneş gözlüğüydü. Sorduğunda güneşe alerjisi olduğunu söylemişti, o zaman sorun yoktu ama adamın içinde bir huzursuzluk vardı…

Bir yandan tamamen boş olan otoyola bakıyordu, bir yandan da kızı dinlemeye çalışıyordu… Arada bir sıcaklardan yakınıp yakasını silkiniyordu; bilerek mi bilmeyerek mi anlayamasa da adam, kızın göğüsleri sürekli görüş kadrajına giriyordu… İkide bir bacak bacağa attığı ayaklarını değiştirerek de zaten kısa olan eteğinin sıyrılmasına “engel olamıyordu” kız… Tekrar yola odaklanmaya çalışıyordu adam. Bir yandan da kızın anlattıklarını dinliyordu…

Arkadaki kızdan ses gelmeyince daha sık dikiz aynasına bakmaya başlamıştı adam… Arada bir saçlarının arasında uzun tırnaklı elini gezdirmek dışında bir hayat belirtisi göstermiyordu kız. Gözlerini kısmadan bakmaya çalışıyordu, aşırı dikkatli gözükmek istemezdi… Radyonun sesini açmak için uzandığında soğuk bir his duydu, istemsizce yüzü asılıverdi. Baktığında yanındaki kızın elini tuttuğunu gördü. Kardeşim, dedi, yüksek sesten rahatsız olur.

Tekrar yola odaklanmıştı bu yüzden adam, neden sonra bir süre geçince fark etti ki, kızla el ele tutuşmuşlardı kız bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Bir yandan elini sıkıyor, gevşetiyor, okşuyordu. Uyuşmaya başlamıştı sanki eli… Bir yandan hoşuna da gidiyordu, karşı cinsle sohbet dışında ileri gittiği en son zamanı hatırlamıyordu bile… Birden yolun yana doğru kıvrıldığını fark etti, daldığı düşüncelerden sıyrılıp direksiyonu kırdı… Elini çekmek zorunda kalmıştı direksiyonu daha hızlı kırabilmek için, birden elinde bir kızıllık fark etti; kanıyor muydu? Eline bakmaya çalışırken bir levha gördü, üstüne iki kedi mi çivilenmişti? Kafası karışmaya başladı, başı da dönüyordu şimdi… Neler oluyordu? Sabah evden çıkarken duyduğu bir haberi anımsar gibi olmuştu… Bunu düşününce gözü GPS cihazına kaydı ama birden bir şey fırladı yola, arkadaki kız bir çığlık koyuverince irkildi adam ve frene köklendi araba resmen inliyordu ama bir yandan da hız yeterince azalmamıştı, aniden yandan bir şeyin vurduğunu duydu adam.

Arabanın sağı havalanmıştı, sanki düşecek gibi, demeye kalmadan dünyanın terse döndüğünü hayal meyal fark etti; beyaza dalmadan son duyumsadığı şey de sonsuzcasına bir ağrı olmuştu.

Çığlık atmaya başladığını fark etti, ne zamandır atıyordu kim bilir… Vücudunda uzaktan bir sızı duyuyordu… Bir serinlik damarlarına dağılıvermişti, beyazlık o kadar da net değildi şimdi, birkaç damla süzülüvermişti gözlerinden… Görüşü bulanmıştı… Titriyordu hava…

Midesinin bulandığını hissetti, kusamazdı da ağzını açacak mecali yoktu… Hem, insan rüyasında kusar mıydı?

Beyazlara da dalmazdı ama, dedi içinden bir ses.

Gözlerinde bir ağrı hissetti, tekrardan yaşarıyordu şimdi. Bir de farklı bir renk… Mavi – beyaz kırması bir renk…

Masmavi gökyüzüne uyanıverdi birden. Güneş tüm haşmetiyle görünüyordu. Tişörtüne rağmen terliyordu çok fazla, camı azıcık aralayıverdi. Rüzgar, tıslamasıyla ve yüzünü okşamasıyla arabaya tazelik katıvermişti; kaç saattir yoldaydı?

Saate baktı, 14:50’yi gösteriyordu sarı dijital karakterler… Radyonun kapalı olduğunu fark etti ilk defa, çoğunlukla fark etmezdi bile ama yol bu kadar boş ve yolculuk da bu kadar uzayınca bir ses istemişti canı. Önce cızırdadı radyo, sonra bir reklam sesi duyuldu sonrasında şarkı giriverdi…

Müzikle pek arası yoktu, küçükken piyano çalmıştı annesinin zoruyla, bir iki küçük çapta konser de verdiği olmuştu ama sonra başka projelere yöneltilmişti annesi tarafından. Gazetecilik de bunlardan birisiydi tabii… Şimdi de bir yazı dizisi için bir şehre gidiyordu… GPS cihazına yüklenmişti veriler, o sadece direksiyon sallıyordu…

“İnanamayacaksın…” demişti sabahın köründe editörü, tabii ki sabah kalktığında pos bıyıklı kel ve göbekli birinin sesinden önce daha başka sesler duymayı da isterdi ama…

Bir köyün bir gecede yok olduğu rapor edilmişti. Hiçbir şey kalmamıştı, bir tek köyün girişinde bir kulübe vardı onun dışında…

“Her şey uçuvermiş… Anlıyor musun? UÇUVERMİŞ… Toz olmuş iz bırakmamış, GÖÇÜVERMİŞ!”

Bağırma, diyesi geldiyse de kelimeler boğazında sıkışıverdi. Bir fayda etmezdi, ilkokul kitaplarında kalın yazılabilecek öğeleri bağırırdı editörü, bu böyleydi. Böyle de olacaktı. Sabah neşesi gibi bir şeydi bu aslında.

Peki adam ne yapabilirdi? GPS cihazına yüklenen verileri takip edip köye gidip bir araştırma yazısı ve hatta bir yazı dizisi yapabilirdi. Slogan her zamanki gibi, ne kadar mübalağa o kadar tiraj olmalıydı…

Birden müzikle neşelenip eliyle direksiyona vurarak tempo bile tuttuğunu fark etti. Dijital saate baktı, 14:56’yı gösteriyordu sarı rakamlar. Birkaç kilometre uzakta iki karartı gördüyse de gözlerine bir ağrı girmişti, hava yeterince mavisini kaybedip beyazlaşmaya başlamıştı. Direksiyonu bile göremez olmuştu…

Bembeyazdı her şey gene… Arada bir anlık karartılar girer olmuştu kadrajına, ufak tısıldama şeklinde de sesler geliyordu kulağına… Gözlerini kısmaya çalıştıkça bir ağrı giriyordu beynine. Yaşarıyordu o zaman gözleri…

Zaman zaman da yüzünde serinlik hissediyordu, bazen de ağzında sıcaklık. Ne hissedeceğini şaşırmıştı iyice… Beyazlık eskisi kadar net değildi, bu sevindirici bir şeydi aslında… Bazen de damarlarında serinlik dolaşıyordu, bu da tatlı bir his haline gelmişti… Bazen mırıltılar daha kuvvetli hale geliyordu, sonra birden kayboluyordu.

Kendini zorlayıp uyandırmaya çalışıyordu, en son gördüğü şey neydi, onu bile bilmiyordu. Çok uzaklaşıyordu kendinden… Birden bir şeyler hatırladı…

Rüzgar…

Köpüklerin vurduğu bir dibin uçurumu…

Deniz… Yosun kokusu ve orman…

Bir de bir kabus vardı peşinde.

Kabus…

Yüzünün ıslandığını fark etti, birden renkle doldu taştı etrafı…

Bir gürültü içinde yere yuvarlandı, uçuruma git gide yaklaşıyordu bir taraftan da üstüne atlamış olan köpek ötesi yaratığa sağlam kalan tek koluyla engel olmaya çalışıyordu ama salyaları üstüne aktıkça görüşü de bulanıklaşıyordu…

Uçurumu düşündü, yapabileceği şey direnmek değil, savuşturmak olabilirdi… Üstündeki yaratık kaç kiloydu? Sağa doğru yalpaladı bir an üstündeki, adam da bunu fırsat bilip sola doğru fırlattı kendini, hayvandan(?) kurtulmuştu bir süreliğine… Göremese de sese göre hareket edip bir tekme salladı, ayağı bir an boşlukta kalsa da nihayetinde çok yumuşak bir yere sert bir giriş yapmıştı, bir çığlık koptu, sonra da sürüklenme sesi eşlik etti. En sonunda da bir müddetlik sessizlik ve şiddetli bir suya çarpma sesi geldi… Ses kesilmiş, her şey susmuştu. Bu çok huzur vericiydi, son derece hızlı geçen son birkaç saati düşünürse…

Yavaş adımlarla uçuruma doğru yanaştı, sanki hala kenardan fırlayacaktı o “şey”… Aşağıda bir karartı, dev bir gövde vardı… İncelemeye başladı, kolları ve ayakları yanlara açılmış, etrafı kıpkırmızı bir haleyle kaplanmıştı. Uçurumun dibinin sert kayalıklar olduğu anlaşılıyordu… Üstünde beyaz bir çizgi olan bu yaratık sanki bir çoban köpeğinin dev imitasyonu idi.

Uzaklardan bir kuş çığlığı duyunca da tekrar yoldaki arabayı hatırladı adam. Kolundaki saate baktığında saatin durmuş olduğunu gördü, 14:59’da duruvermişti saat.

(Kızlar arabaya bindiğinde…)

Çok değil daha yedi saat önce sıcacık yatağındaydı ve tek derdi kel, göbekli ve pos bıyıklı editörünün ilkokul kitabından fırlamış cümle kurma anlayışıydı…

Editörüne başlarım, diye homurdandı. Döner dönmez ilk yapacağı şey işi bırakmaktı… GPS cihazı aklına geldi, araba yanmamışsa hala gideceği yeri bulabilir ve bu kabustan biraz olsun kurtulabilirdi… Tekrar ormandan geçip kulübenin önüne geldi. Kapı hala açıktı, içeri girdi… Sandalye yamulmuştu, ışığı açtığında fark etti. Masadaki küllükte ise belki onu aşkın sigara izmariti vardı… Ve bir…

Bilgisayar!

Açma düğmesine bastığında mavi Windows penceresiyle karşılaştığında o güne kadar kullandığı işletim sistemi tüm cazibesini kaybetmişti… Masa üstü açıldığında bir an kala kaldı, masa üstündeki fotoğrafta ortada göbekli, kısa boylu bir adam sağında ve solunda iki kızla poz vermişti…

Kızlar arabasındaki otostopçulardı…

“Arkadaşımla tatile çıkalım dedik ve ilk otobüse atlamıştık” diye bir cümle hatırladı adam hayal meyal… Ve çok değil beş dakika sonrasında da “Kardeşimin yüksek sese karşı rahatsızlığı var…” cümlesini…

Çelişki…

Masaüstündeki iki simgeden birisi mavi e logosuydu, heyecanla tıkladı… Açılmayacak olsa bile masaüstü resminden kurtulmuş olurdu… Birkaç dakika boyunca beyaz ekrana odaklandı, gözleri ağrıyacak gibi olduysa da heyecanı kaybetmeden beklemeye devam ediyordu…

İnternet vardı…

Mail kutusunu açtı, editörüne durumu kabaca anlattı; tabii devasa yaratıkları, çivilenmiş kedileri ve ne idüğü belirsiz otostopçular bu “durum”un içinde yoktu. Sadece basit bir kaza geçirmiş ama bahsi geçen köydeki kulübenin önünde durmuştu tesadüfen… Ne yapmalıydı, ne yapılabilirdi?

Asır gibi gelen beş dakika sonrasında kısa ve net bir cümle vardı mail kutusunda, editörünün elektronik imzası daha bir gözüne çarpıyordu… İki kelimeye odaklanmıştı şimdi tüm dikkatiyle…

“Hangi köy?”

Neden sonra toparlanır gibi oldu, sayfayı yeniledi; muhtemelen yanlış görmüştü. Olurdu ya böyle şeyler… Ama gene aynı kelimeler göz kırpıyordu… Bir daha yeniledi, gene aynı kelimelerdi. Bir daha, bir daha… Bir daha yenilerken internet bağlantısı kopuverdi… Cılız bir çığlık koyuverdi adam…

Çaresizdi, neler oluyor bilmiyordu. Korkarak pencereyi kapattı; tekrar lanet fotoğraf gözüne gözüne giriyordu… İliklerine kadar ürperdiğini düşünüyordu, sarışın kızın gözleri açıktaydı ama gözbebeklerinin rengini göremiyordu tam seçilemiyordu, git gide başını ekrana yanaştırıyordu ve bunun farkında bile değildi…

Tam seçebildiğini düşünürken birden ekran kararıverdi, korkuyla sıçramıştı oturduğu koltuktan… Muhtemelen elektrik kesilmişti ama bu kadar korkmasının sebebi olan – olmayan tüm dikkatini yöneltmiş olmasındandı… Ayağa kalkmak isterken elinde bir acı hissetti, bir yanma vardı… Dikkatli baktığında parmaklarının arasındaki sigarayı fark etti; iyi de sigara içmezdi ki…

Elindeki sigarayı yere fırlatıp kulübeden dışarı çıktı. Hava kararmıştı, saatine baktı; durmuş olduğunu bir daha fark edip kalaylı bir küfür bastı. Ne zamandır içerideydi? Yola doğru koşmaya başladı…

En sonunda ana yola varabildi, nefes nefese kalmıştı…

Bu kadar şeyden sonra şaşıramayacağı bir görüntüyle karşılaştı; yol boştu.

Yola fırladı, asfaltı incelemeye başladı. Frene var gücüyle asıldığını hatırlıyordu, asılmış olmalıydı. Önüne bir şey çıkmıştı, arkadaki kız bir çığlık atmıştı. Frene asılmıştı…

İzi neredeydi peki?

Titremeye başlamıştı, birden bir korna sesi duydu.

Arkasını döndüğünde pikap arabalardan birinin sürücü koltuğundaki yaşlı kadını gördü. Kadın camı açmış başını dışarı çıkarmış halde sesleniyordu…

“İbrahim! Yoldan çekilsene!”

İbrahim mi? Adı Necip’ti, bunu söylemek için ağzını açmaya çalıştı; ıssız yolda bu kadının karşısına çıkmış olduğundan çok isme takılmıştı, bir şey diyemeden itaat etti ve sağa çekildi. Kadın başıyla selam verdikten sonra daracık yolda öksüren pikabıyla devam etti… Pikabın arkasında başının üstünde başlayan beyaz çizgisi hariç kapkara tüyleri olan bir çoban köpeği dikkatini çekti, köpekle birkaç dakika bakıştılarsa da, kadın sert bir sapağı dönüp gözden kaybolunca köpek de kadrajı terk etmişti…

Öksürmeye başladı, midesi de bulanıyordu. Lanet olası bir kabusun içine girmişti sanki…

“İbrahim Efendi, o sigaraları bırak diyoruz sana dinlemiyorsun ki!” diye bir ses duyduğunda sağa döndü hızlıca. Bisikletiyle geçen bir adam el sallayıp gülümsüyordu…

Adım Necip!, diye bağırmak istiyor ama ağzını açamıyordu, bunun yerine sahte bir kahkaha koyuverdi. Kendinden utanmıştı.

Yanında gürleyerek duran arabadan iki genç inmişti, birisi saçlarıyla arkadan ince bir kuyruk bırakmış, kaşında bir piercing ve sağ kulağında iki küpesi olan on beş on altı yaşlarında gösteriyordu. Diğeri ise daha küçüktü, sarı ve küt kesilmiş saçları vardı. “Necip!” diye bağırdı büyük olan, adam sonunda sevinmişti ki, küçüğü cevapladı; “Tamam abi!” sonra ikisi de adamın önünde durdular, neler oluyordu?

Küçük olan utanıp sıkılıyordu. Abisi (?) dürtükleyince konuşmaya başladı.

“İbrahim Abi, kızmayacaksan bir şey söylemek istiyorum”, artık yeni adını git gide benimseyecek hale gelmişti adam, başını sallayıp cevap verdi bu sözlere.

“Senin beslediğin bir kuş vardı ya, git gide büyüyordu irileşiyordu falan…”

Tekrar başını sallayıp devam etmesini onayladı adam.

“İşteee, geçen gün bizim Alican’ın sapanını denerken…”

Durdu, bekledi. Yutkundu belki de çocuk. Devam için onay bekliyordu sanki…

Devam etmesi için tekrar başını salladı adam.

“Denerken…” diye tekrarladı. “Ben yanlışlıkla yaptım yani havaya atıyordum ağaçlara atıyordum ufak çakıllar toplayıp attım vallahi bilerek atmadım İbrahim Abi bir baktım senin kuşuna gelmiş… Kurtarmak için çok uğraştım ama…”

Tekrar bir dirsek darbesi gelmişti abisinden.

“… şey, fazla uğraşmadım o an umursamamıştım ama eve gidince çok üzüldüm…”

Bir dirsek darbesi daha.

“Fazla da üzülmedim ama annemler çok kızınca kötü bir şey yaptığımı anladım senden özür dilemem gerekiyormuş affedersen mutlu olmayı hak ediyormuşum… Affeder misin beni?”

Durdu, gerindi adam… Derin bir “hımmm” çektikten sonra eliyle yüzünü kaşımaya çalıştı, sert kıllara çarpmıştı parmakları. Tekrar tekrar yokladı, bıyıkları vardı… İyice korku dolmuştu içi…

“Tek bir şartla…” dedi, ağzından çıkan harflerin tonlarına inanamayarak; bu ses onun değildi, olamazdı. Hatta editörünün ağzından da söylemek istedi: OLAMAZDI.

Çocuklar meraklanmıştı, başlarını heyecanla salladılar.

“Bir fotoğraf göstereceğim. Fotoğraftakilerin kim olduklarını söyleyeceksiniz…”

Umursamazca omuz silktiler, “Bu kadar kolaysa…” der gibi halleri vardı. Adam kulübeye yöneldi, çocuklara da işaret etti, peşinden geldiler…

Girip bilgisayarı açtı, tekrar mavi ekran ve sonrasında hala şaşkınlıkla bakakaldığı fotoğraf…

“İbrahim Abi, bunlar geçen yıl bizim köye gelen turist kızlar değil mi?” dedi büyük olan.

“Hatırlıyorsun yani?” diye sordu adam.

Başını heyecanla salladı çocuk. “Abi senin kulübede kalmışlardı da ne dedikodusu dönmüştü köyde, unuttun mu yoksa?” diye hınzırca gülümsedi, kardeşi de kıkırdadı bu sözlerden sonra.

Sessiz kalakalmıştı adam. Başıyla onayladı, “Tamam çocuklar affettim siz gidebilirsiniz…” dedikten sonra fotoğrafa hiç bakmadan bilgisayarı kapattı. Bilgisayarın yanında, masada, duran ajandayı açtı. Günün tarihinde, saat akşam üstü altıya “Doktor. Randevu” diye not düşülmüştü. Ajandayı kapatıp ayağa kalktı, duvardaki saat doğruysa randevuya yedi dakika kalmıştı, hızlıca fırladı kulübeden dışarı.

Kulübenin yanında dayalı duran mobiletine atlayıp köye doğru gazladı… Köye girdikten sonra ezberiyle geçti yolları ve eski püskü, yarısı dökülmüş siyah harflerle “DOKTOR” yazan tabelalı binada durdu. Koşar adımlarla içeri girdi, elinde devasa bir kupadan tüten bir sıvı içiyordu masada oturan gözlüklü, beyaz saçlı önlüklü doktor. Adamı görünce gülümsedi.

“İbrahim, çayı yeni demledim; son seansımızdan önce bir çay içmek ister misin?”

Yok, diye işaret etti kafasıyla.

(Seans? Son seans?)

Doktor birazcık bozulmuştu bu dostane ikramının karşılıksız kalmasıyla.

“Tamam, o zaman bir an önce başlayalım mı?” diyerek siyah, uzun koltuğu işaret etti. Masada duran not defterini eline alıp koltuğun yanındaki sandalyeye oturdu. Bu bir psikoloji seansıydı…

Uzanıverdi istemsizce adam.

“Anlat bakalım İbrahim Efendi, neler oldu son günlerde?”

Derin bir nefes aldı, tek bir soluk gibi gelen süreçte başından geçen her şeyi anlattı adam. Her duraklamasında doktora bakıyordu, doktor git gide ciddileşiyordu, sorun vardı… Her şey bittikten sonra derin bir nefes verdi…

“Hepsi bu kadar…” dedi fısıltıyla…

Doktor başını kaşıdı, gözlüğünü çıkarıp önlüğünün üst cebine koydu…

“İbrahim… Sanırım durum biraz ciddi…” diye mırıldandı.

Bir tetkik daha yapmak istediğini söyledi, onay alınca masasına yöneldi… Bir göz damlası ve bir şırınga çıkardı… Tekrar yanına gelip yukarı doğru bakmasını işaret etti…

Bembeyaz tavanda bir nokta belirlemesi halinde bu sürecin daha az acılı geçeceğini de ekledi. Adam bembeyaz tavanla baş başa kalmış gibi hissediyordu kendisini…

Derin bir nefes aldı, koluna giren şırınga ucunun soğukluğunu hissetti. Sonra soğukluk kayboldu ama damarlarında serin bir sıvı dolaşıyordu. Ferahlamıştı… Beyazlık bir an bozuldu, gözlerine damla damlatılınca kapatıverdi istemsizce ama doktorun uzaklardan gelen sesi gözlerini açmasını isteyince zoraki bir şekilde açtı… Bir süre sonra dalıvermişti uykuya…

Kendine geldiğinde doktorun bir telefon konuşması yaptığını duydu, gözlerini açmadan dinlemeye koyuldu. Zihni o kadar bulanıktı ki, kelimeleri duyamıyordu bile… Ufak tefek şeyler seçiyordu sadece aradan…

“Çift kişilikli psikolojik bozukluk… Zaman zaman katatoni hali…” dendiğini işitip gözlerini açtı, tekrar beyazlarla baş başaydı ama şimdi görüntü kadar zihni de netti…

Tekrar gözlerini kapattı…

Uçurumun başında aşağı bakarken buldu kendini, saatine baktı; 14:59’da durmuştu, yani…

Kızların arabasına bindiği saatte…

Read more
3

Yaftalar

http://img03.blogcu.com/images/t/o/l/tolgaistan/yaftalamak_1239185100.jpg

Bir düşünün, insanları kaç kez nasıl yaftaladınız?

Kaç kişiyi daha tanımadan koparıp attınız gönül defterinizin boş sayfalarından?

Kaç kez kolaya kaçtınız?

--

Bu soruları sormamın da bir sebebi var elbet... Dün kız arkadaşımla konuşurken başka birisi aklıma geldi, ona da söyledim. Üç yıl önce ilginç bir şekilde arkadaş olduğum bir hatun kişi var idi. Bir hayli muhabbet ettik... Başlarda bana yetenekli, sanatkar birisi gibi bakıyordu ki bunu kendisi de çokca ifade etmiştir... Sonra İstanbul'a üniversite okumaya geldi...

Bizim o başlarda farklı konuşan hatun kişi, oy verilecek tek parti İşçi Partisi diyen kişi, oy vereceğim son parti bile değil demeye başlamıştı...

Sonralarda bir baktım msne girmemeklerde, Facebook'tan da silmiş... deviantART hesabımda ekliydi, çakarsın bir yorum... Neden konuşmuyorsun ve neden sildin gibi bir şey idi...

Gelen cevap şaşırtıcıydı...

"Çünkü çok faşizansın"

---

Bunun dışında da sayısız yafta yedim şu kısacık ömrümde...

Bir dönem o yaftaları hak ettiğim de oldu...

Hayatımın öyle bir dönemi var ki, hatırlamak bile istemiyorum... Bazen msn kayıtlarıma gözüm çarpıyor, kendimden iğreniyorum... Bir insan bu kadar mı itici, bu kadar mı ukala, bu kadar mı "hepbana"cı olur? Olmuşum... Ama geçmiş, büyümüşüm... Değişmişim...

Ukala dendi, ırkçı bile dendiği oldu... Ama bana en koyan şey ise, bir siyasi parti yakıştırmasıydı...

Ha, bana sorarsanız ki ırkçı mısın? Yerine göre...

Nasıl yani?

Tutup da herkesin içinde bir bölücü örgütü savunanlara karşı susamam...

Ha, işte bunun adı da günümüzde ırkçılık...

E tabii tüm medya organları tüm mizah dergileri hümanist ayaklarında bölücüleri överken, bizim konuşmamız ırkçılık olacak...

Ama gelip de birini yaftalayıp gitmeden önce, durup iki üç cümlesine kulak verin... Bunu da birinci anlamında düşünmeyin, bir tek kafanızın sağında ve solunda kulaklar yok... Kalbinizi açın, belki titretmeyi başarırlar... Belki açmamanızın sebebi de, titreyeceğinize dair duyduğunuz karanlık korkunuzdur, kim bilir; ben çoğunuzu tanıyamadan siz beni tanıdığınızı iddia edip çekip gittiniz...
Read more
0

Boş.

İnsanlar o kadar boş ki, o kadar boş şeylerle uğraşıyorlar ki ve bu süreçte o kadar yıpratıcı oluyorlar ki bazen anlam veremiyorum.

Herkes kendi dünyasındaki sorunu "en" li sıfatlarla nitelendiriyor hiç kimse bir başkasına empati uygulamıyor.

Durup düşünüyorum, bir güruh hiç mi ilerleme kaydetmez? Etmez. İstemiyorsa etmez...

Farz-ı misal; geçen yıl yurda kayıt olduğumda ortama iyi kaynaşmıştım işte muhabbetler, erkek sohbetleri gece gündüz eğlence dalga vesaire... İkinci dönemin ortasında ve bu dönem kendimi soyutladım yurttan... Çünkü sürekli aynı muhabbetlerden bıkkınlık gelmişti... Şimdi bazen dikkat ediyorum geçen yılki muhabbetlere aynen devam ediyorlar...

O yüzden ki çevremdeki insanların çoğu boş beleş... Uğraştıkları bir şey yok, hayat sadece sigaralarından çektikleri iki yudum nefes...

Bir dönemim onları kafama takmakla geçti, artık kimse umrumda değil hayatımdaki iki üç kişi hariç. Ki bunlardan birisi kız arkadaşım diğerleri de bana gerçekten değer verdiğine inandığım arkadaşlarım... Onlar bana değer versin, kafi...
Read more
0

Bir Şeyler

Bir sürü şey bir sürü şekilde yoluna girer oldu ve ben mutluyum.

Bunu demek istedim sadece...
Read more