
Evle üniversite arasında on dakikalık mesafe vardı, yürüyerek bazen on beş dakikaya çıkan bu mesafeyi adam gibi bir dolmuşçu üç dakikaya bile indirebilirdi... Gelen sarı dolmuşa el ettim. İnleyerek, sarsılarak ve resmen her bir tekerleği haykırarak fren yaptı dolmuş, bıyıkları titreyen, vites kolundaki eline bir tespih sarılı olan şoför çeperleri kanlanmış ve ilk gençlik yıllarındaki rengini kaybediyormuş gibi görünen gözlerini bana dikip beklemeye başladı. Normal fiyatı iki lira olan dolmuşa bir buçuk uzattım, "öğrenci" dedim. Tepeden tırnağa bir süzdükten sonra muhtemelen içinden çektiği "la havle"lerle gazı körükledi.
Dönüp boş bir koltuğa ilişip telefonumu çıkardım altı cevapsız çağrı vardı, muhtemelen bugünkü sorumluluğumu kafama kazıtmak için sabahın köründen beri arayan iki kişi vardı; evet. Birisi babam, diğeri de kız arkadaşımdı. Şoförün la havlesine destek verip telefonu cebimin karanlık yerlerine yolladım.
"Avcılar var mı?" diye sordu, eğer yoksa metrobüs yoluna sapıp dümdüz gidecekti. Ben dolmuşa binince üç gündür kesmediğim sakallarım yüzünden bana Avcılar sapığı muamelesi yaparak başörtüsünü daha bir sıkılaştıran teyze ince sesiyle "Vir" dedi. Dolmuşçu şöyle bir döndü, "Bacım, sen burada in. Bir sonrakine aktarma yap. Para verme... Kadırgalı Cevdet'in selamı var, dersen gidersin istediğin yere..." dedikten sonra zınk diye durup fıss eden otomatik kapıları açtı. Kadın indi, muhtemelen la havleler üçlenmişti...
Dolmuş yola devam ederken aklımda hasıl olan tilkilere engel olamıyordum öyle ki iyice dalmıştım, üniversite durağını az daha kaçırıyordum. "Müsait bi' .." derken duruverdi zınk diye... O karmaşada ayağım koltuğun altındaki metal yere çarptı ama sırf Cevdet Abim kızmasın diye koşa koşa indim dolmuştan... Abim olmuştu bir anda, o titreyen komünist bıyığıyla, mavisine sarısına kurban olduğum gözüyle abimdi... Bedava dolmuş anahtarımdı... İçim içime sığmaz oldu öyle ki bir kez daha reddedilen staj dosyam bile üzmüyordu artık beni...
Camdan yansıyan ışık hem gözlüğünden hem de saçı seyrek kafasından yansıyan bölüm başkanı gene başını sağa sola salladı, artık o benden bıkmıştı, ben ondan. Ama aşkımız sürecekti, "Seneye artık..." dedi... Bir sonraki sezon da aynı dizi çekilecekti, gene aynı karakter, gene kendini ağırdan satan ev sahibesi... "Shit..." diye mırıldandım... Ellerim cebimde, bölümden çıktım.
Bölümün karşısında veterinerlik vardı, adamların kesmediği kedi, parçalamadığı köpek, höpürdetmediği kurbağa kalmamıştı. Koca kampüste iki bacaklı kediler, üç bacaklı köpekler, beş bacaklı kaplumbağalar, kuyruksuz fareler cirit atıyordu... Sinirim bozulmuştu, çarşıya inip eve tuvalet kağıdı da almam lazımdı ama kartımdaki para hariç hiç param yoktu... Birden aklıma Cevdet Abim geldi... O esnada virajı dönen bir sarışınla göz göze geldim, gözlerini kırptı, el ettim. İnleyerek durdu önümde.
İç çekip bindim. Bana dönen genç bir surattı, irkildim. "Kadırgalı Cevdet'in selamı var, aktarma yapacakmışım" dedim. Günlük la havleler beşi vurmuştu, sarışın inledi, yola devam etti... Sırıtışıma engel olamıyordum, cama dayadım yüzümü... Böyle de kendimi Recep İvedik gibi hissetmiştim, ağzımı kapattım. Sarışın sallana sallana durdu, "Avcılar çarşı!" diye haykırdı içindeki hisleri dolmuşçu kardişim.
Hemen aşağı seyirttim, beş tanesi bir liradan en ucuz ve muhtemelen en dandik tuvalet kağıdını aldıktan sonra telefonumu hatırladım, son baktığımdan beri beş çağrı daha vardı. Kız arkadaşım akşam yemeğine menemen yapacağı için yumurta ihtiyacından mütevellit ararken, babam gene isyanlardaydı. S deyince staj anlayan babamı susturmak pek kolay olmamıştı...
Elimde beş yumurta, iki ekmek ve bir koli tuvalet kağıdıyla yavaştan bastıran yağmurun altında dolmuş beklerken cebimde param olmadığını hatırladım, tam iç çekip çarşının on - onbeş trilyon metre altındaki bankamatiğe yönelecektim ki, sarışının gözleri çarptı yüzüme, istemsizce el ettim...
Bu seferki şoför daha yaşlı ve daha tombuldu. Abi, dedim, Kadırgalı Cevdet abimin selamı var... Geç geç işareti yaptı, boş bir kolduğa sığındım... Araç sarsıla sarsıla yol alırken içimde kahkahalar kopuyordu...
Yemektir uykudur bitmeyen staj muhabbetidir derken bir gece daha kopmuştu fırtınadan... Sabah mahmurluğuyla nescafe içerken bir önceki günkü minik çapta dolmuş vurgunum hatrıma düşünce katıla katıla gülmeye başladım...
Okuldaki iki üç dersim vardı, dört yıldır mücadele ettiğim amansız bir hastalık olan jeolojiden kurtulmama milim kalmışken yol kazası istemiyordum, devamsızlık sınırdaydı, sınavlar sınırdaydı. Evden fırladım, gelen dolmuşa atladım. Abi, dedim, Kadırgalı Cevdet'in selamı var... Minibüs inleyerek haykırarak yola devam etti...
Böyle böyle gel zaman git zaman ev - okul - çarşı üçgenini beleşe getirdik. Bir sabah kalktığımda hesapladım, Kadırgalı Cevdet'in sponsorluğunda üç ay geçirmiştim. Toplasak çok para ederdi, üşendim toplamadım... Üşenip toplamadığım çoraplarımı arıyordum çünkü o esnada...
Bulup ayağıma geçirdikten sonra fark ettiğim üzre, ikisi de farklı çoraplardı... Bir önemi yoktu o esnada... Sakallarımı makineyle iki dakikada düzeltip yola fırladım, dolmuşa el ettim, bölüm başkanı okuldan çıkmadan yakalayıp staj için yalvarmam lazımdı... Abi dedim, Kadırgalı Cevdet'in selamı var... Araba beklediğim gibi hareket etmedi, daha da durmuş gibiydi... Ani bir dönüşle göz göze geldim... Çeperlerine kan süzülmüş iki göz, hokka gibi bir burun ve komünist bıyıkları... Bu... Cevdet Abi'ydi... Son gördüğüm şey vites kolunun ne kadar rahatça sökülebildiği olmuştu...

