3

Kadırgalı Cevdet

http://medya.zaman.com.tr/2007/12/29/minibus.jpg

Sabahın köründe soğuk yatağımdan fırladım ve yatağın karşısındaki takvime baktım; tarih 25 haziranı gösteriyordu ve ben üç yıldır tamamlayamadığım staj dosyamı teslim etmeyi gene son güne bırakmıştım, alelacele giyinip evden çıktım.

Evle üniversite arasında on dakikalık mesafe vardı, yürüyerek bazen on beş dakikaya çıkan bu mesafeyi adam gibi bir dolmuşçu üç dakikaya bile indirebilirdi... Gelen sarı dolmuşa el ettim. İnleyerek, sarsılarak ve resmen her bir tekerleği haykırarak fren yaptı dolmuş, bıyıkları titreyen, vites kolundaki eline bir tespih sarılı olan şoför çeperleri kanlanmış ve ilk gençlik yıllarındaki rengini kaybediyormuş gibi görünen gözlerini bana dikip beklemeye başladı. Normal fiyatı iki lira olan dolmuşa bir buçuk uzattım, "öğrenci" dedim. Tepeden tırnağa bir süzdükten sonra muhtemelen içinden çektiği "la havle"lerle gazı körükledi.

Dönüp boş bir koltuğa ilişip telefonumu çıkardım altı cevapsız çağrı vardı, muhtemelen bugünkü sorumluluğumu kafama kazıtmak için sabahın köründen beri arayan iki kişi vardı; evet. Birisi babam, diğeri de kız arkadaşımdı. Şoförün la havlesine destek verip telefonu cebimin karanlık yerlerine yolladım.

"Avcılar var mı?" diye sordu, eğer yoksa metrobüs yoluna sapıp dümdüz gidecekti. Ben dolmuşa binince üç gündür kesmediğim sakallarım yüzünden bana Avcılar sapığı muamelesi yaparak başörtüsünü daha bir sıkılaştıran teyze ince sesiyle "Vir" dedi. Dolmuşçu şöyle bir döndü, "Bacım, sen burada in. Bir sonrakine aktarma yap. Para verme... Kadırgalı Cevdet'in selamı var, dersen gidersin istediğin yere..." dedikten sonra zınk diye durup fıss eden otomatik kapıları açtı. Kadın indi, muhtemelen la havleler üçlenmişti...

Dolmuş yola devam ederken aklımda hasıl olan tilkilere engel olamıyordum öyle ki iyice dalmıştım, üniversite durağını az daha kaçırıyordum. "Müsait bi' .." derken duruverdi zınk diye... O karmaşada ayağım koltuğun altındaki metal yere çarptı ama sırf Cevdet Abim kızmasın diye koşa koşa indim dolmuştan... Abim olmuştu bir anda, o titreyen komünist bıyığıyla, mavisine sarısına kurban olduğum gözüyle abimdi... Bedava dolmuş anahtarımdı... İçim içime sığmaz oldu öyle ki bir kez daha reddedilen staj dosyam bile üzmüyordu artık beni...

Camdan yansıyan ışık hem gözlüğünden hem de saçı seyrek kafasından yansıyan bölüm başkanı gene başını sağa sola salladı, artık o benden bıkmıştı, ben ondan. Ama aşkımız sürecekti, "Seneye artık..." dedi... Bir sonraki sezon da aynı dizi çekilecekti, gene aynı karakter, gene kendini ağırdan satan ev sahibesi... "Shit..." diye mırıldandım... Ellerim cebimde, bölümden çıktım.

Bölümün karşısında veterinerlik vardı, adamların kesmediği kedi, parçalamadığı köpek, höpürdetmediği kurbağa kalmamıştı. Koca kampüste iki bacaklı kediler, üç bacaklı köpekler, beş bacaklı kaplumbağalar, kuyruksuz fareler cirit atıyordu... Sinirim bozulmuştu, çarşıya inip eve tuvalet kağıdı da almam lazımdı ama kartımdaki para hariç hiç param yoktu... Birden aklıma Cevdet Abim geldi... O esnada virajı dönen bir sarışınla göz göze geldim, gözlerini kırptı, el ettim. İnleyerek durdu önümde.

İç çekip bindim. Bana dönen genç bir surattı, irkildim. "Kadırgalı Cevdet'in selamı var, aktarma yapacakmışım" dedim. Günlük la havleler beşi vurmuştu, sarışın inledi, yola devam etti... Sırıtışıma engel olamıyordum, cama dayadım yüzümü... Böyle de kendimi Recep İvedik gibi hissetmiştim, ağzımı kapattım. Sarışın sallana sallana durdu, "Avcılar çarşı!" diye haykırdı içindeki hisleri dolmuşçu kardişim.

Hemen aşağı seyirttim, beş tanesi bir liradan en ucuz ve muhtemelen en dandik tuvalet kağıdını aldıktan sonra telefonumu hatırladım, son baktığımdan beri beş çağrı daha vardı. Kız arkadaşım akşam yemeğine menemen yapacağı için yumurta ihtiyacından mütevellit ararken, babam gene isyanlardaydı. S deyince staj anlayan babamı susturmak pek kolay olmamıştı...

Elimde beş yumurta, iki ekmek ve bir koli tuvalet kağıdıyla yavaştan bastıran yağmurun altında dolmuş beklerken cebimde param olmadığını hatırladım, tam iç çekip çarşının on - onbeş trilyon metre altındaki bankamatiğe yönelecektim ki, sarışının gözleri çarptı yüzüme, istemsizce el ettim...

Bu seferki şoför daha yaşlı ve daha tombuldu. Abi, dedim, Kadırgalı Cevdet abimin selamı var... Geç geç işareti yaptı, boş bir kolduğa sığındım... Araç sarsıla sarsıla yol alırken içimde kahkahalar kopuyordu...

Yemektir uykudur bitmeyen staj muhabbetidir derken bir gece daha kopmuştu fırtınadan... Sabah mahmurluğuyla nescafe içerken bir önceki günkü minik çapta dolmuş vurgunum hatrıma düşünce katıla katıla gülmeye başladım...

Okuldaki iki üç dersim vardı, dört yıldır mücadele ettiğim amansız bir hastalık olan jeolojiden kurtulmama milim kalmışken yol kazası istemiyordum, devamsızlık sınırdaydı, sınavlar sınırdaydı. Evden fırladım, gelen dolmuşa atladım. Abi, dedim, Kadırgalı Cevdet'in selamı var... Minibüs inleyerek haykırarak yola devam etti...

Böyle böyle gel zaman git zaman ev - okul - çarşı üçgenini beleşe getirdik. Bir sabah kalktığımda hesapladım, Kadırgalı Cevdet'in sponsorluğunda üç ay geçirmiştim. Toplasak çok para ederdi, üşendim toplamadım... Üşenip toplamadığım çoraplarımı arıyordum çünkü o esnada...

Bulup ayağıma geçirdikten sonra fark ettiğim üzre, ikisi de farklı çoraplardı... Bir önemi yoktu o esnada... Sakallarımı makineyle iki dakikada düzeltip yola fırladım, dolmuşa el ettim, bölüm başkanı okuldan çıkmadan yakalayıp staj için yalvarmam lazımdı... Abi dedim, Kadırgalı Cevdet'in selamı var... Araba beklediğim gibi hareket etmedi, daha da durmuş gibiydi... Ani bir dönüşle göz göze geldim... Çeperlerine kan süzülmüş iki göz, hokka gibi bir burun ve komünist bıyıkları... Bu... Cevdet Abi'ydi... Son gördüğüm şey vites kolunun ne kadar rahatça sökülebildiği olmuştu...
Read more
0

Umutsuz Günler - III

Yazdan kalma bir gün olarak başlayan pazartesi, normal insanlar için işe başlama stresiyle dolup taşarken benim gibi bir işsiz ve boş işler müdürü için poposunu kırıp biraz daha uyusa fırında sıcak ekmek bulup bulamayacağı stresinden başka sorunu olmayan bir gündü sadece...

Saat çaların gıcıklaşan sesini kapatmak için sol elim yeterli olmayınca sağ elimi de kaldırıp komodine doğru indirdim... Cılız bir ses daha çıkartan saat sustu...

Hımfs, efektiyle kıçımı kaşıya kaşıya tuvalete girdim... Ne Amerikan filmlerindeki gibi "Akşama gelirim" diye rujla yazılmış bir ayna yazısı vardı, ne de arka fonda "Klozetin kapağını kaldır ayı" diye bir sevgi sesi geliyordu...

Bütün gece biriken vücut sıvımın başta tazyikli, sonlara doğru seyrek ve en sonda da dona düşecek bir damla bırakacak bir şekilde tükenmesini izledim... Aynaya bakıp karizmatik bir şekilde yüzümü yıkamak istedim ama mora çalan gözaltlarımı, kırmızıya kesilen göz aklarımı ve yer yer beyazlaşmış sakallarımla saçlarımın birbirine karışmış hali karizmatik olabilmek için çok geç kaldığımı gösteriyordu tüm çıplaklığıyla...

Lanet okuyup banyonun suyunu açtım, ılımasını beklerken odanın camını açayım diye çıktım... Odama girdiğimde bir an kalakaldım... Dağınıklık ve boşluk hissi beni şoka çevirmişti... Yerde duran beş ay öncenin tarihini taşıyan araba dergisi, onun yanında dvd koleksiyonumun en nadide parçalarından biri olan Beatles Konser Kaydı, onun da yanında ne alaka olduğunu anlamadığım "Ayşe Tüter ile Ramazan Yemekleri" kitapçığı vardı...

Bir tekme savurdum, Ayşe Tüter'in hep sırıtış halinde olan ağzı görünecek şekilde ters döndü kitapçık...

Açtığım pencereden içeri dolan temiz hava bile odadaki ortamı değiştirememişti... Sıkıntı içinde içimi çektim... Burnuma dolan şey temiz hava değil, toz partikülleri olduğundan dolayı beş dakikalık bir öksürük komasına girmiştim...

Gözlerimden yaş gelmecesine girdiğim öksürük nöbeti nihayete erince durakladım.

Neler oluyordu?

Ev sahibi bir yandan tüm ülkeleri tükettiği için "Moğolistan'dan kaynım gelcek" diye beni çıkartmaya çalışıyordu...

Ailem telefonlarıma çıkmıyordu...

Bakkal bile beş aramamdan birine cevap verir olmuştu...

Umut'lu hayatımda para yoktu ama neşe vardı, şimdi gene param yoktu ama keyfim de kalmamıştı... Arka fondan "Huzurum Kalmadı" müziğini duymaya başladım... Filmlerdeki gibi hissetmeye başlamıştım, bir Ediz Hun, efenime söyliyim bir Kadir İnanır gibi müziğin ritmiyle bakışlarım değişmeye başlamıştı... Tam heyecanım doruğa çıkmıştı ki, "Kapat o müziği körolasıca!" ve "Aman anneeee" seslerinden sonra müzik sustu... Depreme dayanıklı olmasının bedelini osursan duyulan incelikteki duvarlarıyla ödeyen apartmanımda bu tarz süprizlere hazır olmam gerekirdi...

Birden uzaklardan bir yerlerden gürleyen bir şelale sesi duymaya başladım... Bu neye işaretti peki? Hayal meyal adımlar atarken bir çat sesiyle ayağımın acımasının bir olması beni kendime getirdi... Elimi uzatıp topuğumdaki parçayı(?) tutup çektiğimde "BEA" yazısını görmemle kan beynime sıçradı: DVD'im kırılmıştı!

Mırlaya mırlaya yanıma yanaşan kedim Josef'in tüylerinin ıslak olması, duyduğum şelale sesini anımsattı, koşar adımlarla banyoya yöneldim... Yöneliş o yöneliş, birden kendimi yerde buldum!

Ayağım kaymış ve ben ne olduğunu anlamadan bileğim kalınlığında bir suyun içine sırt üstü gömülüvermiştim! Banyodaki suyu açık bıraktıktan sonra bir anda tüm evi basan bu su tabakasının içinde yüzerken(!) hayatımı mukayese etmeye çalıştım...

Kapı açılırken "Maldivler'de eltimin torunu var, o gelecek" sesi duyuldu, ardından suya aniden giren bir çift ayak ve "Hiiiii" telaş efekti geldi... Çap çap suda adım atan ayaklar git gide yaklaştı, önce beni gördü, sonra yanımda miyikleyen kedim Josef'i... En nihayetinde de banyoya yöneldi ve suyu kapattığını duydum...

Yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı, eğildi... Sanırım beni tutup kaldıracaktı, heyecanlandım... Ev sahibimin baba şefkatini tadabilirdim... Gözlerimi kapattım, ufak bir damla bile süzülüyordu neredeyse... Beklemeye başladım, beni kollarımdan tutup yerden kaldırmasını...

"La bu şerefsizler hep bit pire taşıyo' bi' de ıslanmış sıçana dönmüş heyvanoğluheyvan" diye Josef'i tuttuğu gibi suyun henüz fazla ulaşmamış olduğu odama fırlattı, kedi "miykk" diye bir ses çıkararak yere düştü, hemen fırlayıp yatağın altına kaçtı...

Ayağıyla beni dürtükleyip "La kiracı, Maldivler'den eltimin torunu gelecek, bir an önce çıh evimden... Şu suları da temizle bok etmişin evi..." dedikten sonra çekti gitti... Ben de suyun içinde sallanırken düşünmeye devam ettim...
Read more
1

Umutsuz Günler - II

Sahil yolunda gezinirken cep telefonumu çıkarıp ajandasına baktım. Bir adet gülen yüz üç gün sonraki perşembede parlıyordu... Açmama gerek kalmadı, Umut'un doğum günüydü o gün, biliyordum...

Aynı zamanda Umut'u son gördüğüm günden bu yana üç hafta geçmiş olduğunu da fark ettim. İçerlendim... Sahilden gelen rüzgarla soğuğu yerken mendilci çocuğun "Abi selbak var selbaklar var" sesiyle kendime geldim.

"De get ulan" diye bir baştan savma efekti yaptıktan sonra umursamaz bir tavırla az ileride yiyişen çiftin yanına giden çocuğun arkasından baktım... Umut olsa bu rüzgarla akan burun yollarını kazağının koluyla tanıştırırdı ama... Yoktu...

Sahildeki kafelerden birine oturdum... Gelen garsona bir çay söyledim, tam Umut için de bir oralet söyleyecektim ki, yanımda olmadığını hatırladım... Efkarlandım, yanımdaki masada cilveleşen 50'li yaşlardaki çiftten sigara istedim, Muratti uzatınca tiksindim. "Çoh öksürünk yapıyo yiğenim ama napalım?" diyen adamdan da, bu lafın ardından şuh bir "tıhı tıhı"lı kahkaha hönkürüşü gelmesi beni iyice hayattan tiksindirirken mide bulandıracak bir şey daha geldi: 7'de demlenip akşam yediye kadar ısıtılan çay ekolünün sarsılmaz temsilcilerinden birisi, önümdeki ince belli bardakta duruyordu. Dışarı doğru baktım, artık ağzımda biriken çay karışımı tükürüğü salabileceğim uygun bir anı kolluyordum...

Tam ağzımı büzmüş ve tüm enerjimi tükrüğümü bir bütün halinde, bir mermi misali der top olmuş halde dışarı süzmek için kendimi kasmışken, ki tükrük de enerjisini "vecie vecie" şeklinde bir ses çıkararak gösteriyorken karşıdan Umut'u görünce kalakaldım. Açılan boğaz yolundan tükürük geri girince bir an yutkundum...

Yanında bir kadın ve bir de çocuk vardı...

Kendimi Türk filmlerinde çabuk geçen yılların içindeymiş gibi hissettim... Saçlarıma dokundum; dökülmemişlerdi... Gözlerimi kapayıp açtım, sabahtan yataktan kalktığım gibi kendimi dışarı attığımdan çapaklar gözüme batıyordu; ellerimle gözümü ovuşturuyor gibi yapıp çapakları gözümden uzaklaştırdım...

Bir kez daha yola doğru baktım; iyice yaklaşan çekirdek aileye... Ancak bu adam Umut değil, Umut'a çok benzeyen birisiydi, geçici şokun etkisi de geçmişti... İyice sinirlenmiştim, normalde deniz siniri alır derler diye sahile inen ben, bir hışımla kalkarken elim bardağa çarpınca demiyle bir bütün olan, öbek öbek dibe tortu olarak çöken çay tomurcukları masanın kenarından uçarak yere süzüldü. Daha doğrusu "öbek halinde göç etti"... Bir bütün olarak pörç sesi çıkartarak yere yığıldılar... Hemen oradan iki garson koşarak gelip olay yeri tatbikatında bulundular... Parayı ödedim, yalandan bir mahçuplukla bardağın parasını vermeyi teklif ettim; işletme sahibi "Vir" deyince de "Bozuğum yok..." deyip sıvıştım...

İşletmeden çıkıp ilerlerken arkamdan da bir garsonun fırladığını gördüm, bir bardak için yapılan bu muamele arada bir geldiğim bu kafeyi gözümden düşürdü, adımlarımı hızlandırdım; garson da hızlandırdı... Hayretler içindeydim, koşmaya başladım... Yokuş yukarı çıkarken arada bir nefes nefese kalıp arkaya bir göz atıyordum; garson da koşuyordu şimdi... İyice sinire bağladım, geçen taksiye el ettim...

Önce üç kilometrelik yola gideceğimiz için taksici naz çekse de, para konuşurdu... Eli mahkum gazı kökledi... O ilerlerken dikiz aynasından garsona baktım, en sonunda durup eliyle "Yuh sana" işareti çekiyordu, "keh keh" diye karnımdan güldüm...

Eve varınca montumun cebine elimi attım, anahtarlarımı arıyordum ki; komşum ve ev sahibim Özkan Dayı kapısını açtı... "Anahtarların kafede kalmış oğlum, nedir bu savrukluğun?"

O an nirvanaya ulaşabilirdim, ne oluyor, kafeye gittiğimi nereden biliyor vesaire gibi sorular aklımda dört dönerken "Kafede telefonunu ve anahtarlarını unutmuşsun, iki saat garson peşinden koşmuş... Beni aradılar telefonundan... Kirayı da hep geç yatırıyorsun zaten; nedir senden bu çektiğimiz?"

Her kira mevzusunda hükümetin üç aylıkları ne kadar geç yatırdığını ve bu yüzden benim gibi andavallarla muhatap olmak zorunda kaldığını belirten büyük insan yüce ev sahibimin bir demecini daha dinlerken kendimi buldum... Birden silkindim, ne oluyordu bana? Bu kadar aciz ve dalgın birisi değildim ki ben!

"Dayı gidiyom ben" dedim, "Kafeye mi, gelirken Bulvar al lan ama Melahat Yenge'ne göstermeden ver bana..." dedi, "Yok.." dedim, "Memlekete dönecem karar verdim... Olmadı, yapamıyorum İstanbul'da..."

Bir kaç saniyelik suskunluk oldu... Kalbi taştan gibi görünen Özkan Dayı'nın bile duygusallanacağı belliydi... Her an bir sarılma ve hıçkırıklarla konuşma seansına kendimi hazırladım...

"Bugün mü gitçen?" dedi, "Yok, bir kaç güne giderim..." dedim...

Gene bir suskunluk...

"E koç taşağı, gelirken Bulvar alırsın bugün gitmiyosan!" deyip açık tuttuğu kapıdan geri içeri girdi Özkan Dayı...

Kadere küfredip beş kat merdiveni geri indim kafeye gitmek için...
Read more
2

Umutsuz Günler - I

Umut elinde telefonuyla mesaj yazarak eve girip sessiz bir selam vererek bir kenara ilişince kedim Josef'le oynamayı kestim: Bir gariplik vardı.

Yine de Umut'a bir şey sormadım, Kral TV'yi açıp sesi körükledim. Hakan Altun bas bas bağırıyordu evin içinde Umut tınlamıyordu bile... Zaman zaman "mıh mıh mıh" diye kısık sesle bıyık altından gülüyordu... Bunlar hiç hayra alamet değildi, hiiiiiç!

Bir ümitsizlikle televizyonu kapatıp Josef'le oynamaya devam ettim. Patisini tutup parmağını çekerken beni tırmıklaması yüzünden can havliyle bir tokat patlattım hayvancağıza; "viyk"leyerek sepetinin arkasına büzüştü...

Onu düşünecek halim yoktu, zira şimdiden yediği tokatı unutup tüylerini yalayarak temizlemeye başlamıştı bile... Elimdeki çiziklerden kan sızarken annemin Tokat'tan yolladığı kilime kan damlamasın diye parmağımı emmeye başladım. Bir yandan da göz ucuyla Umut'a bakıyordum... Hala iki üç dakikada bir "mıh mıh"layarak mesajlaşmaya devam ediyordu.

Umut'u etraflıca süzme fırsatım da olmuştu. Saçına bir tutam jöle mi sürmüştü? Sakal traşı sinekkaydı mıydı? Ne, düşük bel pantolon mu giyiyor?

Ne zamandan beri lan!

Bir an ayağa kalktığında düşük bel pantolonundan gözüken "iyi gün donu"nu görünce düşündüğüm kesinleşti: Abazaspor'un benimle birlikte değişmez oyuncusu olan Umut, kız bulmuştu... Ama nasıl?

"Ben lavaboya gidiyorum..." demesiyle irkildim. Daima yapacağı eylemi kullanarak konuşan Umut'un, bu eğreti duran kibarlığı beni ürkütmüştü... Umut'u kaybediyorduk...

Hele hele Josef'in yanından geçerken "bidi bidi" gibi anlamsız sesler çıkarıp kedinin çenesini okşamak suretiyle sevmesinden her şey anlaşılıyordu; bir aşk, Umut gibi bir adamı bile hümanist, doğa sevgilisi, kibar birisi haline getirebiliyordu... Ama bu hala esas sorunun cevabını bulmamıza yetmemişti: Nasıl yani?

Umut geri dönüp aynı koltukta aynı açıyla kaykılarak gene mesajlaşmaya devam etti...

Mutfağa geçip kendime tost hazırlamaya başladım, kokuyu duyunca isterse diye Umut için de salam kesip ekmek ayırdım ancak ekmekler neredeyse yanıyordu yine de Umut'tan ses gelmemişti...

Dayanamayıp içeri seslendim, "Umut, tost ister misin?"

- Yok abi, dışarıda yicez biz!

"Yicez, derken?"

Bir anlık suskunluk.

- Abi ben biriyle seviyeli bir ilişki girişimindeyim...

Elimdeki tostu yiyemeden tabağa koydum, boğazımdan geçmiyordu...

"Nasıl lan?!"

Daha uzun suskunluk...

- Abi bizim bi' komşu vardı biliyorsun. Almancı... Onun kızı geçen hafta Avustralya'dan kesin dönüş yaptı... Çay içmeye davet etmiş annem, o gün de Beşiktaş'ın maçı vardı evde babamla izlerim diye geldim ama onlara yakalandım biraz muhabbet ettik falan...

"Eeee?"

- Eee'si, evden ayrılırken elime bir peçete tutuşturdu, bir baktım ki numarası... Annem falan da çok sevindi işte... O günden beri araşıyoruz, mesajlaşıyoruz... Bir - iki kere buluştuk, baktık iyi anlaşıyoruz bir şeyler olacak sanırım! Bu akşam da çıkma teklifi edicem!

Bu sefer susma sırası bana düşmüştü; en iyi arkadaşım, hatta tek arkadaşım, bu kadar şey yaşarken ben nasıl olur da fark edemezdim?

Mutfakta dağ gibi birikmiş olan bulaşık gözüme çarptı bir an, oturma odasında duran altı ayrı meyve tabağını anımsadım... Elimle sakallarımı yokladım, orantısız bir şekilde fırlamışlardı... Kendimi bile boşlamışken, Umut'u nasıl umursayabilirdim ki?

Umut kısık sesle bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra mutfaktan başını uzattı; "Hadi ben kaçtım, görüşürüz sonra!" dedikten sonra Turkcell'in internet paketinden daha hızlı bir vın'lamayla ortadan kayboldu... Josef yanıma kadar geldi, bacağıma sürtünüyordu. Eğildim, okşayacakken midesindeki gurultuyu duydum...

Mama kutusuna baktım, boştu...

Lanet olsun, ne ara koptum böyle dünyadan... Kendime lanet okuyarak markete doğru yol aldım... Umutsuz günlerim mı başlıyordu ne?
Read more
0

Metrobüs



Mecidiyeköy'den dönüş yolunda Umut'u teyzesinde kalmaya ikna edemediğim için beraber binecektik metrobüse... Daha önce belediye otobüsünde bana yaşattığı terör nedeniyle çekiniyordum doğrusu ama, tek dostumu da kırk dakikalık bir yolculuk yüzünden kaybetmeyi göze alamazdım.

Herkes metrobüs bekliyordu, metrobüs ise bir türlü ufukta görünmüyordu. Beş dakika önce muhtemelen emret komtanım pozisyonunda olan "küçük balık" diye tabir edilen iş adamı kılıklı şahıs saatine bakıp homurdanıyordu. Bir eliyle de kravatını gevşetirken dirseği yanındaki kadına çarptı.

Kadın çarşaflıydı, kocası bu kazayı "kur" olarak algılamış gibi bakıyordu şimdi küçük balığa. Tövbe tövbeee, diye homurdandı. Başını sağa sola sallarken sağındaki kadının hafif düşük belli eteğinden gözüken kıç çatalına gözü çarpınca ikinci tövbe'sinin son e'si biraz uzamıştı...

Kadınlar gününden gelmiş gibi görünen, seks end di sitinin İstanbul ayağı üç kadın yan yana duruyordu, en sollarında duran Hacı Niyazi'nin kıç çatalıyla münasebet kurduğu kadın hararetli hararetli bir şeyler anlatırken jestlerini kullandığını göstermek için elini kolunu sallıyor, bu arada zaten küçük ebatlarda olduğu için tüm vücudu sallanıyordu. Tabii bu sallantı, Hacı Niyazi'ye günah rüzgarı olarak dönüyordu...

Onların arkasında bekleyen ise, modern lise talebelerinden, bir elinde milyarlık telefon diğer elinde iPod Nano'suyla sanki limuzin bekliyormuş gibi keyfe keder bir tavrı olan, yaka bağrı açık, süveteri muhtemelen okulundaki sırasının gözünde bırakılmış çantasız bir çocuk duruyordu. Mesaj yazarken bir an gözü önündeki üçlüye kayınca konsantrasyonu dağıldı parmakları yavaşladı...

Tam onun yanındaki kadın çocuğuna "Sus yoksa dayak geliyor" derken metrobüs tüm haşmeti ve gürültüsüyle önümüzde durdu... Hepimiz Almanya'dan akrabası gelmiş eve, hücum eden 80'lerin mahalle sakinleri gibi metrobüse daldık.

Çarşaflı teyzenin çarşafı ayağına takılınca ufak bir facia yaşandı gibi oldu ama bu önde bekleyenler için avantajdı: Ben ve Umut!

Ben koşup bir koltuğu kaptım ama Umut bir türlü gelmiyordu... Başımı çevirip kapıya doğru baktığımda yere yığılan bir grup insanı kaldırmaya çalıştığını gördüm. Sinirlendim ama seslenmedim. Ayakta kalırsa iyi bir ders alırdı...

Ki ayakta da kaldı saf. Arka saflardan depar atan bir teyze son anda kalçasıyla Umut'u ittirdi ve koltuğu kaptı... Zaten dolu gelen metrobüsün tüm koltukları dolmuş, Umut ve birkaç kişi ayakta kalakalmıştı... Seks end di siti kızları Umut'un hemen önünde ayakta gidiyor ve hâlâ harıl harıl günün değerlendirmesini yapıyorlardı... Liseli çocuk bile oturmuştu Umut ayaktaydı.

Yanımdaki teyze Nokia 5510'unu çıkarıp ekranı gözüne yaklaştırdı heceleye heceleye torununun attığı mesajı okudu, sonra heceleye heceleye cevap yazmaya başladı. Bunalmıştım. Karşıdaki adam camdan dışarı bakarken arkada kalan sağ burun deliği üzerinde taşeron işlemi uyguluyordu. Onun yanındaki çarşaflı kadın ise ezilme tehlikesi geçirmiş olmasından çok ayak bileğinin açılıp açılmadığıyla ilgiliydi.

Birkaç durak gittikten sonra Umut aklıma geldi, başımı kaldırıp baktım. Metrobüse binenlerle birlikte dört - beş kadının arasında kalmıştı. Umut sevmezdi böyle durumları irkilirdi genelde. Gene aynısı oluyordu. Olabilecekleri tahmin ettiğim için İncirli - Ömür durağından sonra yer değiştirmeyi teklif etmeyi düşündüm, sonra unuttum.

Unutmaz olaydım...

Arada bir gözüm takılıyordu Umut'a, önce kulakları kızarmaya başladı; sonra burnu...

Gözünün altında ufak mor haleler oluşur gibi olduysa da bir süre sonra pembeleşmişti yüzü... Bazen gözlerini kapatıyor ve uzun süre açamıyordu, açtığında ise acılı acılı bakınıyordu. Bir an göz göze geldiysek de, Umut'un benim kim olduğumu bile unuttuğuna bahse girebilirdim... Tam "Yerimi başkasına verip onun yanına gideyim" diye düşünürken cep telefonum öttü, mesaja cevap yazarken uyuyakalmışım.

Bir haykırış ile yerimden fırladım, gözüm telefonuma takıldı, Gönder'e bastıktan sonra sesin nereden geldiğine bakmak için kafamı kaldırdım. Çarşaflı teyzenin gözleri yok olmuştu!

Bir an ödüm koptuysa da, vücudu stabil dururken kafasını çevirdiği için öyle göründüğünü anladım; rahatladım.

Ben de öne doğru bakarken Umut'u göremedim, bir sürü insan toplanmıştı. Arkalardan biri bağırıyodu; "Açılın adam bayıldı"

"Noluyoruz lan" diyemeden üç beş kişi yere çullandı, ayağa kalktıklarında biri ayaklarından ikisi kollarından birini karga tulumba taşıyorlardı. Metrobüs durağa yaklaşıyordu, hızı minimuma düşmüştü... "Kaptan durağa gelince dışarıda yüzüne su vuralım şu çocuğun" dedi arkalardan birisi.

- Lan sanki sen yapıyon işi sana ne oluyo? diye hönkürdü taşıyıcılardan biri.
- Terbiyesiz, şurada akıl veriyoruz... diye elitist bir ses tonuyla karşıladı bu atağı aynı şahıs.
- Aklını al da...

Tam bu esnada metrobüs tıs etti durdu; durağa gelmiştik. Yanımızdan geçerlerken bir de fark ettim ki bu Umut'tu! Bayılmış olmalıydı...

Ben de ayağa fırladım.

- Delikanlı tanıyo muydun çocuğu? dedi 5510'lu teyze
- He teyze he... dedim dışarı doğru yönelirken
- Sarası mı var onun vah vaah... diye dövündü kendi çapında

"Yok, o nereden çıktı" diyemeden metrobüs ahalisi fısıldamaya başlamıştı; "Sarası varmış", "Saralıymış", "Sara kan yoluyla bulaşıyo mu?", "Sarayı bilmem sarelle vardı bi ara battı mı şimdi?"...

Sanki metrobüs değil, gossip girl limuzinindeydik, bir hışımla dışarı çıktım.

Bir grup adam Umut'u aralarına almış, ellerinde bir su şişesi "Hele loy" diyerek Umut'un yüzüne su çarpıyorlardı... Sanki hayvanat bahçesinde maymuna fıstık kabuğu fırlatıyormuşcasına şen şakraktılar... Metrobüs benim inmemle birlikte tısss etti kapıları kapatıp gazladı... Adamlar bir an duraksadılarsa da boş verdiler; metrobüs çoktu...

Bir süre bu su oyununu izledikten sonra "Yeter" diye seslendim. "Tamam eğlendiğiniz, bırakın çocuğu..."

Ses çıkaramadan dağıldılar, diğer metrobüsü beklemeye başladılar...

Kadın görünce bile duraksayan Umut'u o kadar seks ikonunun arasına koyunca bünyesi iflas etmişti doğal olarak. Kendine gelmeyince endişelenmeye başlamıştım ki, horlamaya başladı deyyus. Tepikledim.

Hörzzzz diye bir ses çıkarıp gözlerini açtı...

Sadece Remzilerin ve tek kaşlı teyzelerin bindiği halk minibüslerine binmek için kaldırdım kollarından tutup...

- Metrobüs bize göre değilmiş dostum... dedim
- "500T ile büyüyen çocuğa, koymaz metrobüs kalabalığı" derlerdi, inanırdım... diye mırıldandı

Kafamı salladım. "Boşver" dedim.

- Şoföre ben para uzatam mı? diye heyecanla sordu
- He Umut. dedim. He...

Sevindi...
Read more
2

Depresyon Hırkası

Kapıyı açtığımda kesif bir koku burnumu sızlatıyordu...

Umut'tan bir haftadır haber alamıyordum; ne evime geliyor, ne arıyor ne de aramalara cevap veriyordu... Doğrusu korkmaya başlamıştım.

Ve Umut için ayırdığım patates cipslerinin son kullanma tarihi de geçmek üzereydi, ben de cips yemediğim için atmaya da gönlüm razı gelmemişti... Mecburen evine gitmiştim...

Bana fi tarihinde bir anahtar vermişti Umut ama hep o bana geldiği için kullanmaya fırsatım olmamıştı pek...

Anahtarı çevirmiş ve Umut'un efsanevî 1+1 evine adım atmıştım ki, kesif bir koku burnuma çarpmıştı...

Dededen emlak zengini olan Umut'un ailesinin beş tane apartmanı vardı ama keriz gibi hepsinde kiracı oturttukları ve kiracıları çıkartamadıkları, üstüne bir de paralarını zamanında ve tam alamadıkları için yokluk içinde yaşıyorlardı... Umut'un ailesi 3+1 evde otururken Umut da başka bir apartmanın 1+1 kapıcı dairesinde yaşıyordu...

Kapıyı açıp içerideki ufak hole adımımı atmamla irkilmem bir oldu... Gözlerimden yaş gelecekti neredeyse kokudan...

Uzun adımlarla kısa holü üç - beş adımda geçtim.

İçerideki, benimkine nispeten geniş sayılabilecek oturma odasında tv açıktı ve eski bir siyah beyaz film oynuyordu... Kokudan dikkatimi toplayıp filmin Metin Oktay'ın "Taçsız Kral"ı olduğunu anlamam biraz uzun sürmüştü, o sırada ufak tonda bir inleme duydum... Diğer odadan geliyordu, koşar adım gittim, kapıyı tıklattım.

Ses gelmedi, bir daha tıklattım, gene gelmeyince içeri daldım...

Yatak odasındaki Kylie Minogue posterinin yarısı duvardaki bantın eskimiş olmasından havada sallanıyordu... Öbür duvarda ise sağ alt köşesi yırtık olan İstanbulspor posteri vardı... Yerde bir şey iykliyordu, perdelerin kapalı ve odanın yarı karanlık olması nedeniyle ışığa bastım...

Oda beyaz ışıkla dolduğunda bir an gözlerim kısıldı, kesif koku etkisini kaybetmiş; burnum alışmıştı artık... Yerdeki iyk'lemenin sebebi, Umut'un birkaç hafta önce aldığı kediydi... Ama yatağın üzeri tam bir cehennem yeri gibiydi...

Önce kediyi alıp odadan çıkardım, hayvancağızın yürümeye mecali yoktu, poposuna ufak bir tepik attım, iyk'leyip cılız bacaklarıyla ne kadar koşabilirse o kadar koşup gitti...

Yatağın üzerinde ise birkaç kola şişesi, hani şu depozitolu olanlardan, bir küçük tatlı tabağı, beşi aşkın cips paketi, binlerce kırıntı döküntü, pipetler, iki - üç kitap, bir su bardağı...

Akla gelebilecek her şey vardı ve bu kalabalık kımıldıyordu!

Bir an gözlerimin bana oyun oynadığını sanmıştım, önce su bardağı hareketlendi, yuvarlandı ve yere düştü. Kırılmamıştı... Sonra cips paketleri birer ikişer hışırdanmaya ve yatağın üstünde kaymaya, depozitolu kola şişeleri birbirlerine çarpıp çınlamaya, cips kırıkları daha da kırılmaya ve ses çıkarmaya başladılar... Birden içerideki televizyonun sesi yükseliverdi...

"Ben zaten Galatasaray'la evliyim!" repliği duyuldu ve sürekli artan bir müzik gelmeye başladı artık...

Günüm kabusa dönmüştü, 1+1 kapıcı dairesinde hayatımın en dehşet anlarını yaşıyordum... Yataktaki kalabalık iyice coşmuştu şimdi de... Başım döner gibi oldu, midem ağzıma geliyordu...

Bir "şey" yükseldi yataktan, artık çişimi daha fazla tutamayacağımı düşünmeye başlamıştım... "Hörrzzziee?" gibi bir ses yükseldiğinde ise benzimin attığını iliklerime kadar hissediyordum...

Kahverengi yorgan yavaşça indi ve tüm yavşak suratıyla Umut göründü...

Çakmak çakmak bakan gözlerinin feri sönmüş, saçı uzamış, sakalı ve saçı resmen cinsel ilişki içinde olan bir Umut'tu bu... Kıpkırmızı gözlerine kırmızı, iri sivilceli yanakları eşlik ediyordu...

- Ne olmuş sana böyle... diye bir adım atacak oldum, ayağım boş Nutella kavanozuna çarptı yalpaladım
- İşten attılar beni... dedikten sonra ağlamaya benzer bir şey yapmaya başladı ama ağlamak gibi de değildi; daha çok bir fokun çırpınışına benziyordu, gülmemek için kendimi tuttum
- Hangi işten? diye sordum son anda hatırlamama rağmen iş işten geçmişti daha beter çırpınmaya başladı

Artık kendimi tutamayacağımı hissediyordum, ölmüş kaplumbağalarımı aklıma getirip gülmemi bastırdım. Bir yandan içerideki televizyonun sesi daha da artıyordu. Seda Sayan "Var mısın bu gece kaçmaya yaaar, yemini bozmaya yaaar" diye bağırıyordu, antin kuntin bir melodi eşliğinde.

- Asım Abi'yle kestaneciliğin temellerini tartışıyorduk... Ben orta çağda ortaya çıktığını iddia ettim, o ilk çağda...

Olay iyice trajikomik bir hal alıyordu... Artık dünyanın cidden benim ucunu kaçırdığım bir hızla döndüğünü düşünüyordum şu dakika itibariyle.

- Sonra tartıştık falan... Zaten sakattı o eylemden sonra biliyorsun... Ben de kafasına maşayla vurdum. Sinirlenmiştim... Sonra kovdu beni...
- Telefonlara neden çıkmıyorsun? diye sordum
- Sorma, metroya giderken seni aramak istedim, sokaktaki çiçek satıcılarından biri enseme vurdu iphoneumu aldı kaçtı...
- Bu halin ne lan, niye yıkıldın bu kadar?

Olay iyice bire bir röportaja dönmüştü, kendimi Kanal D'nin basiretsiz sokak röportajcıları gibi hissediyordum; haber çıksın diye et dönerle ilgili "Dönercide çok sıra var" tarzı röportajlar yapan sokak röportajcıları gibi...

- Annemle de atıştık, bir işe yaramıyormuşum... Eve geldim, kedim Josef II'yi ihmal ettiğimi fark ettim daha kötü oldum...

Bu arada içeriden Bendeniz'in "Satmışım bu dünyanın anasını, babasını hiiiiç umrumda değil..." melodileri yükseliyordu, ses maksimumdaydı, biz bağırarak konuşmak zorunda kalıyorduk. Umut'a "bekle" işareti yaptıktan sonra içeri geçtim, kedi kumandanın üstüne çıkmış tepiniyordu... Önce kumandayı aldım, televizyonu kapattım. Sonra dolaptan süt çıkardım bir tasa koyup kedinin önüne bıraktım. Tekrar yatak odasına geçtim.

Umut şaşkın şaşkın bakınıyordu. "Karnım aç" dedi.

Yere bıraktığım poşeyi alıp Umut'a uzattım. Issız doğadan mutfağa sokulunca biftekleri poşetleriyle yiyen maymunlar gibi torbaya saldırdı. Cips paketlerini patlata patlata açıp sağa sola savrulanlar da dahil olmak üzere her şeyi yemeye başladı...

Ben de odayı toparlamaya koyuldum, bardakları çanak - çömlekleri toparladım. Boş paketleri mikrop kapma pahasına alıp bir torbaya doldurdum... Evin tek camını açıp içeriye hava doldurdum. Biraz çarpılmıştım oksijenden dolayı...

Yerdeki kedi sidiğini silerken biraz zorlansam da, azimli sıçan duvarı deler misali, parkeler pırıl pırıl olmuştu...

Banyo evin en temiz odasıydı, oradaki traş bıçakları ve makaslar gözüme çarptı. Umut'u yataktan kaldırıp banyoya götürdüm. Duş almasını emredip odadan çıktım. Oturma odasını derleyip toplamam bitmişti ki, Umut da duştan çıktı.

Lise döneminden kalma ceketini ve adam gibi tek gömlek - pantalon ikilisini çıkarmıştım, giydi. Tekrar banyoya soktum. Makası elime aldım saçlarını kırptım, traş bıçağıyla da bir güzel traş ettim... Dişlerini fırçalamasını bekledikten sonra elime bir ayna alıp yüzünü gösterdim. Gözleri parladı...

"Suit up!" diye mırıldandı...

Gülümsedik karşılıklı...
Read more
0

Bilge Adam

İddaa bayiine girdiğimde bin tane maç arasından maç seçerken yaşlı adam seslendi: "Bak görüyor musun?", hı diye başımı kaldırdım; beyaz bir montu gösteriyordu.

- Hep unutuyolar bi' şilerini... diye devam etti. Geçen yıl da bi' adam ilaç torbasını unuttu, bi' yıl beklettim gelmedi...

Bu sözlerden sonra duraksadı, benden onay bekliyordu. "Eee..." dedim; "... sorumsuzluk..."

Kafasını salladı...

Gaza gelmiştim.

"Allah bilir..." dedim heyecanlı bir şekilde tespit sunma hazırlığında, "... baba parasıyla aldığı için savruktur bu montun sahibi... Kendi parasıyla alsa ohoooo..."

Kavruk tenli amca kıvrak bi' gülümseme yaptı, hani ne çok güldü ne de az... Orta karar...

İyice gaza gelmiştim...

"Bu Genoa da çok sorumsuz, evinde bile kaybediyor!" dedim, "Kaybeder..." dedi, "...iyi transferleri var ama işleri zor." diye de ekledi...

"İtalya Ligi desen zaten hep beraberlik..." dedim, kafasını salladı, gene o ne çok ne az tam kararında gülümsemesini yaptı...

Artık coştukça coşuyordum, tüm spor alimleri gelse hepsini ipe dizerdim... Brezilya 3. liginden giriyor, Norveç liginden çıkıyordum... Amatör küme takımlarımızın oyuncularının çelimsizliğinden, birinci ligin düşecek takımlarına kadar ülke futbolunun tek otoritesi havasındaydım...

Bayiye bir adam girdi, elindeki kuponu uzattı... Kuponu tutmuştu, üç haneli bir para aldı gitti... Kupona baktım...

Genoa evinde kazanmıştı...

"Zaten ben oynamasam kazanırlar..." dedim, başını gene salladı...

Artık otomatiğe bağlanmış gibiydi... Ne söylesem başını sallıyordu...

Bir ara sınadım; "İddaa çocuk işi." dedim gene başını salladı...

Sıkılmıştım. "Bilge Adam" bankamatik insan çıkmıştı, insanlara ne kadar çabuk değer yüklediğimi fark edip kendimden tiksindim...

"Yaa zaten iki ekmek bi' süt almaya gelmiştim ne oynıcam lan iddaa" deyip çıktım...

O akşam Genoa evinde kaybetti...
Read more
3

Taksim Kestanecileri Meydan Muharebesi

Umut'u görmek için Taksim Meydanı'na inmiştim... Ufaktan ufaktan yağmur serpiştiriyordu...

Metro çıkışında birden yüzüme vuran soğuk yüzünden Umut'un hediye ettiği Cem Uzan logolu atkıyı yüzüme sardım... Cem Uzan'ın çene kısmı benim çeneme denk gelmiş olmalıydı ki, gelen geçen bir daha bakıyordu...

Aldırış etmeden adımlarımı sıklaştırdım. Bir gürültü patırtı geliyordu. Ellerinde döviz taşıyan bir grup kelli felli bıyıklı adamlar bir ağızdan bağırıyorlardı. Gözümü kısıp baktığım da aralarında iki numaraya vurulmuş saçları ve köseliğin beş saniye öncesinde kalmış sakalcıklarıyla Umut'u da görebildim. Koşar adım yanına yanaştım...

Aaa, diye şaşırma efekti yaptı Umut.

Zaten iki efekti vardı: "Hı" ve "Aaa"...

Noluyo lan burda, diye huysuz insan modunda sordum; bir yandan Cem Uzan logolu kaşkolumu çekiştiriyordum, kaşındırmaya başlamıştı zira...

Soluk soluğa kalmıştım bir yandan da nefes alış verişimi dengelemeye çalışıyordum... Amcanın biri elindeki megafona üfleyip duruyordu, kulağımdaki hücreler tecavüze uğramaktaydı...

Nihayet kendime geldiğimde yağan yağmurun etkisini azaltmak için gözlerimi kırpıştırıyor, dövizlerde yazanları okumaya çalışıyordum. Birinde "Kestaneciyiz, Emekçiyiz, Hakkımızı Arıyoruz" yazılıydı... Diğerinde "Kestane Çizeriz, Hakkımızı Veriniz, Yoksa Sizi de Çizeriz"...

Noluyo lan dedim kendi kendime, en öndeki uzun pankarta bakmak için belimi kırdım: "Türkiye Amatör Kestaneciler Derneği İstanbul Şubesi".

İyice şaşırmıştım, Umut'a döndüm, sevinçten kıpır kıpır olmuştu, yerinde duramıyordu adeta... Elinde bir kart sallanıyordu, işaret ettim, bana uzattı.

İlkokulda çekilmiş vesikalığıydı bu, zira siyah önlük beyaz yaka ikilisi ve sıfıra vurulmuş saçları parlıyordu fotoğrafta... Kartın en üstünde kocaman siyah puntoyla "Amatör Kestaneciler Derneği" , onun azıcık altında da küçük puntoyla "Türkiye Şubesi" yazılıydı. Gerçekse çok komik, şakaysa hiç komik değil denesi durumlardan biriydi bu...

El yazısıya mavi bir tükenmez kalemle yarı okunur yarı silik bir şekilde Umut ÇAYVERMEZ yazılıydı... Gülmemi zor tutuyordum ki kartı geri uzattım... Adam megafona üflemeye devam ediyordu, arkasındakiler montunu çekiştirince durdu. Agresif bir tavırla montunu geri çekti...

Son bir kez daha üfledikten sonra hınzır bir edayla arkasındakine baktı, arkasındaki de sinirlenmişti bu sefer; sinkaflı bir küfür duyuldu. Ardından megafonlu adam da "Ne sövüyon" dedikten sonra sinkaflı bir de küfür ekledi... Karşılıklı küfürleşmeler başlamıştı, arada da ufak tekmeler görünüyordu...

Arkalardan daha bir göbekli ve beyaz saçlı bir amca da katıldı küfürleşmeye... Her katılan "ne sövüyorsun lan" diye başlamasına rağmen cümle sonuna bir de küfür ekliyordu, sanki kendisininki sövgüden muafmış gibi...

Ortam karışmıştı, arkalardan bir başka amca elindeki maşayla vurmaya başlamıştı önündekilere, bir adamın kulağına sokup maşayı salladığında ise, işlerin daha da karışacağı belli olmuştu... Arkadaki kestaneci arabalarına koşmuştu sahipleri, eğilip içerideki bölümlerden birer maşa ve bıçak çıkardılar, artık burası güvenli değildi... Umut'un "Asım Abiiiii...." diye bağırdığını duyduğumda yüzümü o tarafa doğru çevirdim.

Umut kalabalığı yara yara, zaman zaman yüzüne ve bel altına maşa darbeleri yeme pahasına, yerde yatan ustasının yanına gitmeye çalışıyordu... Kalabalıktan kan akmaya başlamıştı artık, arkaya dönüp bağırdım: Çabuk bir ambulans çağırın!

Polis de kalabalığa müdahale etmek istiyordu ama ne hikmetse dövüşürken karşı saflarda olan kestaneciler, polise karşı tek vücut olup maşalarını fırlatıyorlardı... Sonra dövüşe devam ediyorlardı...

Şaka gibi bir güne dönüşmüştü artık... Umut'u güçbelâ görüyordum, uzandım, montunu tutup çektim. Zor da olsa kalabalıktan ayırabilmiştim... Hala ustasına gitmek için uğraşıyordu, ambulansın geldiğini görünce yavaşladı biraz... Sonra da duruldu... Metroya doğru çekmeye başladım, bir yandan da dikkatini dağıtmaya çalışıyordum. Metro istasyonuna girdiğimizde kıyak olsun diye kendi AKbilimden bile bastırdım.

AKbil onay sesini duyunca biraz neşelenen Umut bitmeyen metro bekleme süremizde ise tekrar hüzne gark oldu... Ancak biraz sakinleşmişti, ben de fırsat bu fırsat sordum ne için toplandıklarını...

Bir an sustu, gözleri daldı... Sonra metronun sesini duyunca korktu keriz... Güldüm, bana baktı, bu da gülmeye başladı...

Metroya binip oturduğumuzda ise biraz düşündü, sonra konuşmaya başladı:

"Abi aslında çok iyi bir planlama olmuştu, tüm kestaneciler birleşip tek ağız, tek yumruk olup sıkıntılarımızı kamuoyuna sunacaktık..."

Burada beni aldı bir gülme... Sustu, bekledi... Bir yandan da kızdığını anlıyordum...

"Ne sıkıntısı olabilir ki bir kestanecinin?" diye sordum.

Asabileşiverdi.

" Ne demek abi ya? Devlet yardım yapmıyor bize bir kere! Belediye desen teheeeey..."

Durdu... Hırstan soluk soluğa kalmıştı, emekli maaşı kuyruğunda bankaya söven Haydar Amca gibi olmuştu şimdi...

"Umut..." dedim, "Hı?" dedi. "Bu iş sana göre değil sanırım..." dedim, başını öne eğdi, düşünmeye başladı...

"Yükselme imkanım var..." dedi, beni bir gülme daha aldı, "Nereye yükselcen?" diye sordum...

"Bugünkü megafonlu adam bizim kuruluşun başkanıydı abi, o beni sevdi, yardımcım yapcam dedi bana..."

Elindeki kartı evirip çeviriyordu şimdi de, sinirim bozulmuştu iyice... Çekip aldım kartı elinden.

"Umut, eğer yükselince adam gibi bir işin olacak olsa tamam da, kart dediğin şey A4 fotokopi kağıdının mukavvaya yapıştırılmışı be oğlum!"

"Abi, belediye onay verse bandrollü kart çıkartcaz ama..."

Artık diyecek bir şeyim kalmamıştı, Mecidiyeköy'e varınca metrobüse bindiğimizde de konuşmadık, durağa vardığımızda indik, şöyle bir göz göze geldik, Umut ağlamaklı olmuştu...

Döndüm, yürümeye başladım...

"Mukavva değil lan fon kartonu Allahsız!" diye bağırdı arkamdan
Read more
3

Rambo Okan

Kadıköy'e indik Umut'la... Ben psikolojik kitaplar almak için sahafları gezmek istiyordum, o ise her zamanki gibi benim vücuduma yapışmış bir kene gibi sürükleniyordu peşimde...

Bir sahafa daha girmek üzereydim ki, hırıltı ile hönkürme karışımı bir bağırtı duydum; irkildim...

- Höleyoooooo! diye bir bağırtı gelmişti kulağıma.

Umut da sevinçle bağırmaya başladı...

Karşıdan kısa boylu, altındaki eşofmanı omzuna kadar çekmiş bir adam(?) geliyordu... Rıdvan Dilmen'in yandan yemişi saçları ve eşofmanının paçasından aşağısında gözüken kıllı bacaklarıyla bana birini andırıyordu ama...

Kucaklaştılar, Umut'u kaldıramayan adam yere düştü, gene de gülmeye devam ediyordu...

Beş - on dakika boyunca bir sevinç dalgası yayıldı caddede... En sonunda durakladılar, soluk soluğa kalmışlardı... Tam göz göze geldiler, anladım bir daha geliyordu aynı dalga, öksürüp dikkat çektim.

- Ah! dedi bana bakıp Umut... Abi, bu benim Okan Abim! Duymuşsundur; Fenerbahçe amigosu Rambo Okan!

O an jetonum düşmüştü... Katıldığı yarışı kaçak koşarak kazanan, sahaya dalıp futbolculara bıçak çeken, ne hikmetse cebinde kombinelerle gezen amigoydu bu... Kısa bir selam verip kitaplarla ilgilenmeye devam ettim... Bir taraftan da konuşmalarına kulak kabartıyordum...

Bir süre anlamsız el şakaları yaptılar, en son mcuk mcuk diye edep yerlerine uzanan el hareketlerine girişmişlerdi ki, arka taraflardan biri "Rambooo!" diye bağırdı, o da döndü gitti... Umut da tekrar yanıma geldi böylece...

Kitapların birine bakınca sinsi sinsi gülmeye başladı. Gözünün ekseninde bakınca "Kama Sutra" kitabına güldüğünü gördüm. Kitabın kapağında iki çöp insan figürüne yer verilmişti.

- Cin Ali'nin seks kitabı çıkmış len! dedi gülerken

İster istemez gülmeye başladım... Birkaç kitapçı gezdikten sonra aradığım kitapları bulamamış bir şekilde dönüş yoluna koyulduk. Yüce insan leblebi kafa Kadir Topbaş'ımın yaptığı yegane hizmet olan körüklü otobüs bozması metrobüse atladık...

Dönüş yolunda artık sabredemeyip sordum Rambo Okan'la nereden tanıştıklarını...

Abi, diye söze girdi, Okan'ın birinci olduğu koşuda ben sonuncuydum... Sonra işte haberlere falan çıktı bu yarış, ben de merak ettim... Kadıköy'de takılmaya başladım bir - birbuçuk ay... En sonunda denk geldim, tanıştım... Beni maçlara filan da alır zaman zaman...

Eee dedim, nasıl bu kadar samimi oldunuz peki?

Abi, dedi tekrar, birlikte sinemaya gittik biz onla, sonra kendiliğinden oldu her şey...

Anlamamıştım. Ne filmi, diye sordum.

Ağlamaklı oldu. Dokunsam ağlayacaktı adeta... Şaşırdım.

Sustum, anlatmasını beklemeye başladım...

Bir süre sonra duruldu, camdan dışarı baktı... Köprüden geçiyorduk şimdi de...

Neden sonra, ağzını açtı: Yüzüklerin Efendisi Kralın Dönüşü'nü izledik abi, dedi.

Şimdi mecburî suskunluk bana düşmüştü... Bush'la dört saat film izlesem onla bile kanka olurdum, diye düşündüm...
Read more
3

Süper Mario

Musluk bozulmuştu. Kapattığımda damla damla akıtma yapıyor, açtığımda ise akmıyordu... Şehirde de ne bir muslukçu tanıyordum, ne tamirci... Umut'u aradım doğal olarak...

"E benim babam muslukçu?" dediğinde ise Umut'u gerçekten sevebilirdim... Akşam civarında babasıyla birlikte geleceğini söylediğinde ise Umut'u evcil hayvan olarak evime iltica etmesi için ikna edebilirdim...

Tüm bu hislerin doruğundayken telefonu kapattık vedalaşıp... Kedim Josef de kıçını devirip gün boyu uyuduğuna göre televizyon izlemekten başka çarem kalmamıştı... Dışarısı sonbaharın geldiğini belirtir bir edayla yağmurlar tarafında istila edildiğine göre dışarı da çıkamazdım zira...

Umut'un kendi zevkine göre dizdiği uydu kanallarına maruz kalmıştım...

Birinci sırada Kral TV vardı ve kanalın genel yayın kurallarına göre kırıtması gereken erkeklerden biri vardı sunucu olarak... Değiştirdim... İkinci sırada Meclis TV vardı, açar açmaz bir bağrış kopunca refleks olarak ileri'ye bastım!

Üçüncü sırada fox tv, yani Bez Bebek kanalı, vardı ve - ne tesadüfse - gene Bez Bebek vardı yayında... Direk zapladım... Bunalmaya başlamıştım. Bu kez de karşıma Yeşilçam TV çıkmıştı... Yunus Bülbül'ün bir filmi oynuyordu taa bonus saçlı zamanlarından kalma...

Telefondayken Umut'a beslediğim bütün güzel hisler yerlerini uydu antenini Umut'a monte etme fikrine bırakmıştı...

Ben de o sinirle bilgisayarı açtım... İnternetin olmaması üzerine karşı komşunun zilini çaldım. Açan olmadı... Evde yoklardı muhtemelen; olsalardı kaçak kullandığım kablosuz internetin neden kapatıldığını soracaktım...

Ben de kitap okurum diyerek içeri girmiştim ki, hiçbir kitabımı ailemin evinden getirmediğimi hatırladım.

"Ne gerek var ki" demiştim babama o zaman, şimdi o sorum kendisini cevaplıyor ve tarihin karanlığına karışıyordu...

Bu da aklıma başka bir fikir getirmişti; hayatımdaki bütün cevapsız soruları sıralayıp cevap bulmaya çalışmak!

Elime bir kağıt ve kalem aldım, yazmaya başladım.

1. Neden iş bulamıyorum?
2. Neden arkadaşım yok?
3. Niye buraya taşındım?
4. Umut'la neden tanıştım lan!

Gittikçe sinirim bozulmaya başlamıştı, kağıdı fırlatıp attım...

Elimde kalan kaleme baktım, kurşun kalemdi, üzerine "Umut" diye kazınmıştı...

Bir hışımla onu da fırlattım...

Bir inleme sesi geldi, Josef'e saplanmıştı kalem... Şöyle bir baktı, sonra kıçını dönüp uyumaya devam etti...

Tüm bezginliğini aşılamıştı bu eve Umut... İyice korkmaya başlamıştım... Kedi bir kez daha kıpırdandı, yüzü Umut'a benzemeye mi başlamıştı ne? Sinirim iyice bozuluyordu...

Bana hediye ettiği salıncakta sallanan kafası kırık bibloda da görmeye başlamıştım gene Umut'un yüzünü*

Birden kapı çaldı, ben de fırladım... Televizyon bir yandan bas bas bağırıyordu, bir yandan da kapı zili... Meclis TV'de uyuyakalmışım...

Kapıyı açtığımda Umut ve Umut'un büyümüş versiyonu vardı, bıyığıyla, giydiği kırmızı tulumuyla tam bir Süper Mario tipi olan biriydi babası...

Buyrun, dedim uyku mahmurluğu ve yaşadığım şeylerin hepsinin rüya olmasının verdiği şaşkınlıkla... Eyvallaaa yiğenim diye girdi içeri tok sesi evi doldurur bir şekilde.

Şöyle bir odaya bakındım, Umut hemen uyum sağlayıp açık olan Meclis TV'yi izlemeye başlamıştı zaten... Birden masanın üstündeki kağıt - kalem dikkatimi çekti; her şey rüya değilmiş demek ki, diye düşünüp kağıdı elime aldım...

1. Neden iş bulamıyorum?
2. Neden arkadaşım yok?
3. Niye buraya taşındım?
4.

Yazılıydı... Dördüncü maddeyi hatırlayamıyordum, o sırada Umut'un babası seslendi: Yiğenim bi' bardak su döküver bana hele!

Mutfağa girer girmez musluğu tamir etmek için eğilip boruları kontrol etmeye başlayan ustanın sıyrılmış pantolonundan iç çamaşırıyla yüz yüze geldiğimde aklıma tek bir şey gelmişti: Umut'la neden tanıştım lan!
Read more
2

Simit Sarayı

Umut'un alıştığı düşük yaşam konforu yüzünden dışarı çıktığımızda ya kahveye maç izlemeye gideriz, ya da simit sarayına... Acıkan karnıma evde deva bulamayınca babamdan hediye çaldığım kredi kartını hatırlayıp Umut'a ödemeli çağrı attım, ev telefonunu aradı...

Simit Sarayı'nda buluşmayı önerdim, direk atladı pezevenk. İnsan bi' sorar abi açsan eve bir şeyler getireyim, yok!

Montu da giyip fırladım sokağa... Yağmur çiseliyordu, en son yağmurlu havada dışarı böyle alelacele çıktığımda sevgilimle buluşmaya gidiyordum. O gün de ayrılmıştık zaten... Geçmişin puslu anıları yerinden çıkar gibi oluyordu ki, o cırt sesi duydum yağmurun çiselemesinin arasında...

Evet, Umut... Koşa koşa geliyordu hem de... Kendimi Banu Alkan'ı karşılayan Ümit Besen gibi hissettim, duruşum değişti resmen... Omuzlarım dikleşti, bakışlarım şehlâlaştı... Neden sonra, uzun bir koşunun ardından Umut yanıma geldi, soluk soluğa durdu...

- Nerede kaldın? diye sordum, sesim bile bir garip çıkıvermişti
- Hı? dedi cırt sesiyle

Normal şartlar altında bir Banu Alkan'ın, bir Ahu Tuğba'nın "hı" demesine kurban olabilirdim, tabii bu 70'ler - 80'ler için geçerli, ama bu ses... Bu cırtlak ses... Hayır...

Beni daldığım düşlerden uyandıran da bu oluvermişti... Umut'un cırt sesi...

Moralim bozuluvermişti... Tam kariyerimin zirvesindeyken düşlerden uyanmış, yağmurun altında kıytırık bir caddede yanımda Umut'la yürüyordum... Müziği açık mağazalardan birinden yükselen ses beni tekrar o günlere götürdü; Tarkan'ın Dön Bebeğim'iydi kulağıma çalınan...

Kendimi balerin figürünü seyreden Tarkan olarak gördüm birden... Umutsuz beklentilerle Dünya güzeli fıstık bir kızla üstü açık arabamda gezecektim yağmurlu havalarda... Kolumdan çekiyordu şimdi de... Efendim bebeğim demek için döndüğümde Umut'un lazlara has uzun burnu çarptı gözüme... Daha bir sinirlendim bu sefer, çekiştirdiği kolumu sert bir şekilde geri çektim...

Şaşırdı... "Abi..." dedi, "Ne?" dedim soğuk bir ses tonuyla. "Mekdonıltsta kampanya varmış..." diye işaret etti. Bir alana üç bedava kampanyasının ancak ve ancak iki erkek iki kız olarak gelirsek avantajlı olacağını söyledim, anlamadı önce... On dakika sonra Simit Sarayı'nın kapısından girerken kolumu çekti, "Tamam ya anladım!" dedi sevindirik olmuş bir yüz ifadesiyle... Kasadaki çekik gözlü kıza da rezil oluyordum, iyice sinirlenmiştim...

Agresif bir tavır takınıp, sanki samimi arkadaşım değilmiş gibi soğuk durdum sipariş verirken... Sonra tepsileri alıp masaya geçtiğimizde de o ağzına bir seferde kaç börek sığdırabileceğini denerken göz ucuyla kasiyer kıza baktım, bize doğru bakmıyordu ama her an bakabilirdi; masada duran gazeteyi aldım yüzümün hizasına kadar çekip arada bir çayımdan içmeye başladım...

Birden gözüme gazetenin arka sayfasındaki "eskiden-çok-ünlüydü-şimdi-bataklıkta" tarzı haberlerin o günkü konusu olan Ozan Orhon'u gördüm... Birden boks yaparken sevgilisini düşünen Ozan Orhon moduna girdim, agresiftim, sinirliydim... Gazete bir anda çekilince çıkan ses ise sinirlerimi zıplattı gayri ihtiyâri bir yumruk salladım...

Pöçk gibi bir ses çıkıvermişti... Normalde bir diş kırılması, veya bir burun kıkırdağı zedelenmesi sesi beklerken yastığa çarpma etkisi yaratılmıştı... Yüzüme yayılan sıcaklığı ise anlayamıyordum...

Birden gerçeği fark ettim...

Börekleri ağzına tıkmış olan Umut'un muhtemelen 6 dilimi sol yanak boşluğunda, 6 dilimi sağ yanak boşluğundaydı... Ben vurunca da... Şimdi etrafı kahkahalar basmıştı... Kasiyer kıza baktım, o da garsona işaret edip gülüyordu... Kendimi tüm dünyası yıkıldığı için albüm çalışmasına veren, iki eliyle kulaklığı tutup gözü kapalı şarkı söyleyen Ferdi Tayfur gibi hissediyordum.

Sonra titreyip kendime geldim, ne geldiyse empatiden gelmişti başıma, bir küfür sallayıverdim... Birden yüzümde bir soğukluk hissettim... Baktığımda ise Umut'un çatalla börekleri almaya çalıştığını gördüğümde ise daha bir sinirlendim!

- Bana yapışan benim olur! deyip elini ittim, yüzümü peçeteye sildim.

Masadan kalktım, ağır adımlarla yürürken on liraya yakın bir meblağı zaten vermiş olduğum için yiyeceklerin Umut'a kâr kaldığını anladım. Yıkıldım... Göz ucuyla şöyle bir baktım, benim böreklere yumulmuştu bile pezevenk...

Ben de McDonalds'taki bir alana üç bedavalı menüyü alıp ağzıma kaç patatesi sığdırabileceğimi denemek için yola koyuldum...
Read more
16

Er Mektubu Görülmüş

Umut'un elindeki kağıda bakıyoruz ikimiz de... Hatta ortamın sessizliği Josef'in bile ilgisini çekti ki, sepetinden kalkıp yanımıza kadar geldi, o da kağıda baktı baktı, derinden bir "Mrrrr" efekti yaptıktan sonra sepetine dönüp kıçını vurup yattı.

Abi ben hep çağırırlar diye bekledim, dedi Umut, sanki ona "Asker kaçağısın" uyarısını yapan komutan benmişim gibi bana karşı mahçuplaşmıştı.

Bunu fırsat bilip Umut'un Samsun 216'sından bir tane aldım. Hafif aralık perdeden dışarı bakıyormuş gibi yapıp camdaki yansımamdan sakallarımın ne kadar uzadığını incelemeye başladım...

Çakmağımı ararken sigarayı üç ay önce bıraktığımı ve o günün şerefine zippoma imza atıp Umut'a hediye ettiğimi hatırladım... Sövdüm, sigarayı geri uzattım... Zipponun kapağının açılma sesi ise zaten yıpranan sinirlerimi iyice alt üst etti.

Bağırıp çağırmaya başladım; bu yaşına gelip hala boş işlerle uğraştığını ve artık hayatına bir düzen katması gerektiğini anlattım. Kendi çocukluğumda tecrübe ettiğim bazı iş denemelerinden, üniversite hayatıma kadar pek çok şeyi anlattım... Anlatırken anılara daldım çıktım, bazılarından çıkamadım...

Gözüm dolacak gibi oldu, mendil istemek için elimi uzattım Umut'u bulamadım. Arkama döndüğümde kedim Josef'le oynadığını gördüm... Kızdım, ben onun iyiliği için konuşurken o neden beni dinlemiyor ki?

Güldü, daha fazla sinirlendim. Elimdeki kağıdı sallamaya başladım yüzüne doğru...

Abi, dedi, "Ne var?" diye tersledim. O kağıt bana gelmemiş ya, sen konuşurken isim kısmına baktım komşununmuş o... Hem ben yapmıştım askerliği ya, unutmuşum...

Bu kadar şeyden sonra yapacak bir şey kalmamıştı, sigarayı tekrar alıp yaktım, camdan dışarı düşünüyormuş gibi bakıp incelediğim sakallarımın aslında fazla uzamadığını düşünmeye başlamıştım...
Read more
1

Kestaneyi Çizdirmek

6 gün çalışıp 1 günü izinli geçiren Umut'la, o izin gününü öldürme çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyordu... Önce Umut'un i-phoneuna kavuşma anını yaşadık, sonra televizyonda her zamanki gibi Kral TV'nin Top 20 listesindeki top kılıklı şarkıcıları dinledik, uydunun isimsiz spor kanallarından birinde Ankaragücü ve kim olduğunu bilemediğimiz bir takımın 80'li yıllardaki maçını izleyip analiz yaptık, sonra Hayko Cepkin'in TRT'de ilahi söylemesi üzerine bir süre tartıştık; saçı mavi değil de yeşil olsaydı şarkıya daha fazla yakışacağı konusunda hemfikir olduğumuzu kısa süre sonra fark ettik...

Sonra ben bilgisayardan msn açtım, Umut da i-phoneundan ve oradan sohbete devam ettik...

Bir süre sonra doğal olarak sıkılan biz, kedim Josef'e sardık. Ancak kedinin de kısa sürede ilgi manyağı olması üzerine tiksinen ben buradan yola çıkarak insanların da ikiyüzlülüğünü vurgulayan bir konuşmaya giriştim ancak bir müddet geçtikten sonra Umut'un yanımda olmadığını fark ettim.

Ben de Umut'un gelirken getirdiği Fotomaç'ın birbirinden sallamasyon transfer haberlerini okumaya başladım. Kendi halimde gülüp dururken mutfaktan Umut'un kendi kendine konuştuğunu duydum. Yanına gittiğimde elinde bir bıçak ve bir avuç kestaneyle duruyordu.

Bak Umutcum, dedim; alıştığım bir tepki aldım: Hı?

İş hayatına atılıyorsun, aklında daima şu prensip dursun... dedikten sonra kestanelerden birini alıp ağzıma attım.

Hı? diye yineledi Umut.

Eve asla iş getirme Umut... dedikten sonra arkamı döndüm ve ilerlemeye başlamıştım ki, arkamdan seslendi; döndüm...

Abi kestane kabuğuyla yenmez ki, demesinden sonra ağzımdaki acımtrak tadın kaynağını anlamıştım...
Read more
0

Halısaha Maçı İnsanları

Aslında evden çıkarkenki amacım evin yanındaki süper marketten bir şeyler almaktı. Ancak ayak üstü konuştuğum komşum Akdoğan Amca'ya yakalanınca işin rengi değişti.

Top oynayabilin mi, diye sordu beni insanların bazı harfleri neden yuttuğunu düşündürecek bir şekilde. Başımı sallamakla yetindim çünkü ağzımda marketteyken yemeye başladığım gofretin son çeyreği hâlâ duruyordu...

Akşam maç va gelen mi, sorusu ise beni hepten yerel ağızdan soğutmaya yeterdi. Ağzımı fazla açmamaya gayret ederek saat kaçta olduğunu sordum, yarım saat sonraya hazır ol komutu geldi. Çaresiz eve dönüp aldığım Kosla Oksi Ekşını banyoya, Viking Anti Bakteriyel el temizleme jelini ise yatak odasına koyduktan sonra pazar yapımı adidas logolu eşofmanlarımı giymeye başladım, bir yandan da hâlâ eşofmana eşohman diyenler var mıdır diye düşünüyordum ki, dışarıda karşılaştığımız Akdoğan Amca'nın oğlu Serhan "Adidaş eşohmanları da çekmiş forvetlerin kralı ehi ehi!" diyerek hem maçtaki mevkimi belirlemiş oldu, hem de sorumun cevabını verdi...

Umut'un bende unuttuğu kaçak i-phoneuna* kendi hattımı takmış olmanın yüzsüzlüğüyle lisedeki sınıf arkadaşımın facebook fotoğraflarına sırnaşık yorumlar yazmaya başladım yolda. Şarjı biten i-phoneun kapanmasıyla hayat damarım da sönüverdi. Oysa sadece bir gün olmuştu kullanmaya başlayalı, nasıl da sevdirivermişti hemencecik! Tiksindim o an elimde tuttuğum teknolojiden, çantaya atıverdim...

Ama bir dakika, benim çantam yoktu ki? Birden Akdoğan Amca'nın kayınçosu Rüstem Emmi'nin çantası olduğunu anladım. Çaktırmadan elimi atayım dedim, hemen bulup geri çektiğimde ise avucumda bir de Nivea'nın çilek aromalı dudak kremi vardı. Pala bıyıklı, göbekli, kavruk tenli Rüstem Emmi bir anda Anadolu adamı imajını sıfırlamıştı gözümde, hemen geri attım dudak kremini...

Neyse, Anadol sallandı sarsıldı ve onbeş dakikalık zorlu uğraştan sonra hareket edebildi, yola çıktık...

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından yürüyerek yarım saatte varabileceğimiz Yörüklü Halısaha Tesisleri'ne varabildik. Anadol'dan indiğimizde hepimiz doksan dakika sahada koşmuş gibi yorulmuştuk. Rakibin daha gelmediğini görmek bizi rahatlattı, halısaha sahibinden top alıp biraz pas çevirmeye çalıştık ama Rüstem Emmi'nin kundurası bazen sorun çıkarabiliyordu, Serhan'in sol kaşı kunduranın dört kez çarpması nedeniyle maç başlamadan yarılıvermişti... Akdoğan Amca'ya baktım, Rüstem zaten kaleye geçecek artık onlar düşünsün dedi.

Rakip de gelmişti, ancak onlar bizden iki kişi fazla olduğu için bir oyuncularını bize vermek zorunda kaldılar... Rakip takım eş formayla geldiği için bir de halısaha sahibinden yelek istemek zorunda kaldık ki zaten iş yapmaya gönlü olmayan ten gözüken bıyığı ve köseliğin ucundan dönmüş sakalıyla oflaya puflaya yerinden kalkan adam üstteki dolaplardan birini açıp yelekler çıkardı ve sayıp bana uzattı.

Maç başladığında forvet hattında tek başımaydım ve top orta sahadan geçmiyor, hep bizim kale önünde pozisyonlar yaşanıyordu. Biraz Kova Yaşar, biraz da Ömer Çatkıç havası olan rakip takımın kalecisiyle sohbete daldık... Bu arada koşuşturanları da göz ucuyla inceliyordum. Sahanın göbekli kaptan kontenjanını rakip takımın başı üstlenirken, İbrahimoviç kadar boyu olup Hakan Şükür kadar bile top kontrol kabiliyeti olmayan adam rolünü sırtında 83 yazan isimsiz şahıs icra ediyordu...

Sağa sola pas yollayıp fazla sorumluluk almadan iş yapan ama ufak hatada bile enseye şaplak modeli cezalandırılabilecek kadar ağır hakaretlere uğrayan ise 7 numaralı, sahanın en kısa boylusuydu.

Arada bir sahneye çıkıp kendini yormayan, bir Alex'tir, bir Sergen'dir o model topçuların göbeksiz hali ise orta saha - defans arası koşturan, adının Erhan Can olduğunu öğrendiğim 4 numaralı oyuncuydu...

Bizde ise, Aydoğan Amca otopark görevlisiyken halısahaya yolu düşen mahallenin hatrı sayılır adamı rolünü uyguluyordu, sürekli bazı topların bazı yerlere gönderilmesini, alınıp verilmesini istiyordu ancak kendi ayağına top gelince de illâ ki rakibe kaptırıyordu...

Serhan ise bir Sabri Sarıoğlu, bir İbrahim Üzülmez misali hızlı koşmak ve top kontrolü arasındaki bağlantıyı doğru kuramayanlardandı...

Bize verdikleri oyuncu ise defansta Servet Çetin ekolünün sarsılmaz temsilcisi gibiydi; ilk müdahalede topu kapamazsa rakibe faulümtrak müdahaleyi reva görüyordu...

Rüstem Emmi ise Şanlıurfaspor'un üçüncü kalecisiyken Arsenal'in as kalecisi olmuş gibi, kaleyi ve ceza alanını yeniden tanıyıp kaleciliğe yeni boyut getirme çabası içinde olan tutarsa iyi tutar tutamazsa yandık misali bir oyun sergiliyordu. Rakip takıma kundurasıyla korku salarak biraz olsun avantaj sağlatıyordu...

Maç 11'e 5 bitmesi bile keyifleri bozmamış, iki takım omuz omuza çıkıyordu sahadan... Bu görüntüler keşke liglerimizde de olsa diye içimden geçirdim, duygulandım ağlamaklı oldum... Koridorda Rüstem Emmi yanaştı, yiğenim kasıklarda sıkışma mı var diye sordu, o an ligi migi boşverdim yoksa çok kötü şeyler olabilirdi...

Yok, dedim yürüyerek eve döneceğimi belirtip yola koyuldum... Evin yanındaki markete girip bir gofret daha aldım, kasiyer kızla günlük bakışma kontenjanımı doldurup eve yöneldim...
Read more
0

Yürekli Köy

Travian adlı köy yapmaca saldırmaca temalı oyuna sardığımın üçüncü günüydü, artık perişan bir halde görünüyor olmalıydım zira tuvalet dışında bilgisayarın başından kalkmamıştım. Vücudum artık iflas edecekti, beşer dakikalık üç uykuyla duruyordum... Başımın öne doğru düştüğünü hissetmiştim ki, kapı gürültüyle çaldı, kendime geldim.

Kapı açık, diye bağırdım, oturduğum yerden kalkmamak için kapıyı açık bırakıyordum gündüzleri...

Ehi ehi kanka kapım açık mesajı mı veriyosun, diye içeri girdi Umut. Cevap vermedim, vermek istemediğimden değil; zaten az olan enerjimi bir de konuşarak harcayamazdım tekrar bilgisayar ekranına döndüm.

Ouv ouv bu koku da nesi, diye burnunu tuttu, koşar adım odanın camını açtı Umut.

Kestane kokusudur, diye cevap verdim sinir etmek için.*

Hâlâ mı kızgınsın, sorusunu duymazlıktan gelip "Yürekli" adını verdiğim online köyümle ilgilenmeye devam ettim... Oyundaki saldırıları bertaraf ettikten sonra bu kez de ben saldırmaya başlamıştım.

Odamdaki küçük televizyonu açan Umut ise ben yokmuşum gibi davranıyordu. Zırt pırt kanal değiştirmesi bir süre tınlamadığım bir şey olsa da, uzun bir zaman sonra sinir bozucu, kişiliği yıpratıcı bir durum haline geliyordu... Titreyen elimi uzattım, kumandayı tuttum. Durdu.

Ne oldu be ne güzel izliyorum, diye çıkıştı.

İzlemek kavramını saniyenin binde birinde yakaladığı görüntü olarak kabul eden bir zihniyete karşı zafer kazanamazdım, sustum ve bilgisayara döndüm. O da zaplama sanatını icra etmeye devam etti...

Umut'un kaçak i-phoneu blilili bililii diye çalmaya başlayınca titredim. Kısa bir konuşma faslından sonra ayağa kalktı, Asım abisiyle ilgili bir şeyler söyledi ve gitti.

Kapının kapanmasıyla i-phone'un sesini bir kez daha duydum adeta ve arkamı döndüğümde Umut'un telefonunu odada unuttuğunu fark ettim. Alıp masanın üstüne koydum ama telefon susmuyordu, açtım. Karşıdan Umut'un sesinin kadın versiyonu geliyordu, bir süre çığrıştıktan sonra neden sustuğumu sordu, Umut olmadığımı söyledim. Annesi olduğunu söyledi, geçmiş olsun dedim. Espriyi anlamayınca da Umut gibi hı'lamaya başladı. İşim olduğunu belirtip telefonu kapattım.

Bir an boşlukta kaldım, ne yapacağımı unutmuş gibiydim... Sonra ayağa kalkmaya çalıştığımda ise ayağımı hissetmediğimi fark ettim. Bunu Umut'a küfretmek için yeterli bir sebep olarak görüp bastım küfrü.

Önce tuvalete, sonra mutfağa gittim... Dolabı açtığımda ise kesif bir koku mutfağı sardı, korkup gerisin geri kapattım. Ne yiyeceğimi düşünürken tezgahta bir paket gözüme çarptı, elime aldığımda ise pişmiş kestane olduğunu gördüm, Umut getirmiş olmalıydı. Birini ağzıma attığımda aldığım güzel tat Umut'a karşı içimi sevgiyle doldurdu.

Bir diğerini de elime aldığımda ucunda sallanan kurtçuğu görmem ise, Umut'a küfretmek için yeterli bir sebepti benim için.

Bastım küfrü.
Read more
1

İstiklal Göklerdedir

Umut'la İstiklal'e inmiştik, gerçi genelde onun istediği yerlere gidiyorduk zira sekiz yaşından beri kahvehane kültürüyle yoğrulan bir insan Starbucks'a D&R'a gidemezdi.

O yüzden zamanında içinden çıkmadığım mekanları şimdi biraz parasızlıktan, biraz da Umut yüzünden uzaktan seyrediyordum. Aynı zamanda bir işe de girmem gerekiyordu ama Umut'a söylemeden nasıl yapabilirdim bunu?

Haberi olsa, sürekli çalıştığım yere geleceğinden ve hatta sadece gelmekle kalmayıp "Elimiz boş mu kalsın kanka?" düsturundan hareketle yiyip içip masa işgal edeceğinden emin olduğum için gizleme çabasındaydım. Bir yandan Umut'un ne dediğini dinlemeye çalışırken bir yandan da camekanları inceliyordum o yüzden.

- Kestane! diye dürttü kolumu Umut sanki kestanenin pişirildiğini ilk defa görüyormuşcasına

Hı hı diye başımı salladım ama çok geçti, Umut çoktan rotasını kestaneciye doğrultmuştu. Abi ne kadar bu, diye cırt sesiyle kalabalığı yara yara yaklaşıyordu...

Paketi 5 lira yiğenim, dedi kavruk tenli babacan bıyıklı göbekli amca. Umut beş liralık kestane için pazarlık ederken ben de çevreye daha dikkatli bakma fırsatı bulmuştum... Kestaneleri dökmemek için azami gayret sarf eden Umut kalabalığı yararak geldi yanıma. Bu arada ben de üç katlı bir binanın en üst katında bir ilan görmüştüm, dikkat kesildiğimde bunun bir iş ilanı olduğunu anlamıştım.

Da, neden görülmeyecek bir yere yapıştırmışlardı? Aklıma evde seyrettiğimiz Simpsons'ın bir bölümünde Homer'ın kimse görmesin dile ilanları elektrik direğinin en üstüne yapıştırması geldi, bu da öyle bir şey miydi?

Umut, dedim, hı diye döndü bana sanki adını çağıran bir Banu'ymuş bir Ahu'ymuş gibi umutla, şevkle baktı. Bu şevkin şehvete dönüşmesine ramak kaldığını hissediyordum ki gülümsediğinde ağzına soktuğu kestane kabuklarından yaptığı dişleri görünce şevkin sebebini anlamıştım. Rahatladım.

Umut, dedim bir kere daha, artık bunalmaya başlamıştım bu isimden. Efendim, derken ağzındaki kabukları tükürdü yere, yandan geçen iki tikinin yoğun tepkisini çekti bu hareketi. Onun ise hiç umurunda olmamıştı bu durum...

Ben bir kaç dakika yukarıya çıkıyorum özel bir işim var, sen burada bekle tamam mı diye sordum, başıyla onayladı ve sokağı incelemeye devam etti... Bense merdivenleri çıkmaya başladım.

Yaklaşık on dakika sonra aşağıya yarı umutlu yarı beklentili ama çokca hevesi kırılmış bir şekilde indiğimde Umut'u bıraktığım yerde bulamadım... Az ileride kestanecinin yanındaydı... Kalabalığı yarıp yanına giderken bir yandan da yaklaşan tramvaya rağmen sesimi duyurmak için yükselttim.

Napıyorsun, dedim. Beni görünce kocasını aldatan Banu Alkan tribine girdi, yere doğru yöneltti bakışlarını. Ne oluyor, diye sorumu farklı bir şekilde yineledim. Kestaneci de bizi dinliyordu, sorumu sorarken O'na doğru da bakınca bakışlarını kaçırıp pişirdiği kestaneleri incelemeye başladı...

Abi, dedi Umut. Ben artık seninle çok gezemeyeceğim, diye ekledi.

Hiçbir şey anlamamıştım.

Ben işe girdim, Asım Abi sağ olsun aldı beni işe... diye açıkladı...

Sustum, kırılmıştım. Ben bin türlü takla atarken o nasıl gocunmadan söyleyebilirdi böyle bir şeyi? Arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaştım oradan...

Yiğenim kenara çekil ezilcen diye seslendi kestaneci arkamdan...
Read more
2

Üzüm Var

Üzüm Var Ümit'i görmüştük bir gün Kapalıçarşı'da Umut'la, o gün hayatımızda en çok popülerliğe yaklaştığımız andı. Tabii bir de Cansever'i gördüğümüz gün vardı ki orası apayrı bir mevzu...

Ne zaman üzüm yesem işte aklıma o gün gelir, Kapalıçarşı'ya girişimiz, yağmurun bastırması falan...

Şimdi de elimde koca bir kase üzümle başbaşayım ve o gün ne kadar ıslandığımızı hatırladım, sonra Umut'un bir bibloyu kırdığı için satın almak zorunda kalması ve onu da bana hediye etmesi... Gözüm raftaki bibloya kaydı, başsız bir çocuk bedeni salıncakta sallanıyordu...

Birden o biblodaki kafanın Umut'un olduğunu görür gibi oldum, gözümü kapatıp açtığımda yok olmuştu, rahatladım... O sırada zil çaldı, ardından kapıya vuruldu. Bu Umut'tan başkası olamazdı. Ayağa kalkarken üzümlerin birazını döktüm, bunu da Umut'a küfretmek için yeterli bir sebep olarak görüp kapıyı açtım. İçeri girdi ve dur, dikkat et dememe fırsat kalmadan üzümlere bastı...

Yüzüme doğru tiksinti ve şaşkınlıkla bakıp sonra bir kaseye, bir de yere baktı... Üzüm var, diyebildi sadece sonra eğilip yerdeki sağlam üzümleri ağzına atmaya başladı. Onun bu beleşçiliğine alışan ben de bari kasedekileri kurtarayım diye elimi uzattım, kasenin ucundan tutup kendime doğru çektim ancak kafasını yukarıdaki hareketliği çözmek için kaldıran Umut'un dengesizliği nedeniyle kaseye çarpması sonucu üzümlerin çoğu saçıldı...

Yere düşen üzümleri havada kapmaya çalışan Umut'u görünce nasıl bir arkadaş çevrem olduğunu sorguladım kendi içimde, lakin çevreden kasıt bir tek Umut'tu, o yüzden kısa sürdü bu sorgulama evresi...

Gözlerim tekrar normal dünyaya baktığında gördüğüm şeyin eğilmiş Umut'un sıyrılan pantalonundan gözüken iç çamaşırı olması ise, bana kaderimin bir oyunuydu...
Read more
2

Bir Umuttur Yaşamak

Bir umuttur yaşamak, bir, seveceksin inadına; diye kötü sesiyle bağıra bağıra şarkı söylüyordu Umut. Son takıntısı da buydu; kendi adının geçtiği şarkıları söyleyerek karizma yapma çabasındaydı.

Sus, diye işaret ettim, hiç tınlamadı. Hatta başını başka yöne çevirip daha yüksek sesle şarkı söylemeye başladı... Şarkı bitince kısa bir öksürük tutturdu, boğazını temizledi ve tekrar bağırmaya başladı; Yeni bir ses için heves kalmadı, bana biraz umut ver...

Artık otobüstekilerin de ufak tepkileri baş vermişti. Köşedeki emekli modeli gömlek giymiş olan gözlüklü adam gazetesini daha sesli çevirmeye başlamış, yanındaki Nişantaşı'nda ömrünü çürüttüğünü gösterircesine markaların parıltılı yazıldığı torbayı tutan teyze de torbasını hışırdatmak için çekiştirip duruyordu.

Özür diler gibi baktım, teyze yanlış anladı; göğüs dekoltesini kapatmaya çalıştı. Tiksindim. Yüzümü cama çevirdim. Nefesimi hissediyordum camda buğulanan... Dışarıya odaklandım...

Otobüs hızla geçerken sağdan soldan gelen geçen arabalar oluyordu. Çok hızlısı vardı, yavaş gidip küfür yedikten sonra hızlananı da... Umut susmuştu, baktım; uyuyakalmıştı. Başı omzuma doğru düşmüştü, ağzının da açık olması beş - altı dakika sonra salyalarını annemin hediyesi montuma dökeceğini gösteriyordu...

Daha bir tiksindim, ittim kafasını, kolunu kol dayama kısmına çarpıp acı ile titredi. Güldüm.

Bana baktı, bir süre gülmemi seyrettikten sonra kendisi de gülmeye başladı...

Teyze daha bir kızmıştı şimdi, elindeki poşeti yırtma noktasına gelmişti hatta, Umut'a sus işareti yaptım, daha bir gülmeye başladı, dayanamadım ben de daha fazla gülmeye başladım...

Sonra sustuk, bu güzel anı fotoğraflarmış gibi suskun kaldık... Suskunluğu bozan Umut oldu; çık gel neredeysen, umut sahilinde bekliyorum...

Lanet okudum hayatıma ve yüzümü tekrar cama döndüm...
Read more
0

Temizlik

Sabahtan beri tek başıma üç odalı evi - bir de mutfak vardı etti mi dört? - temizlemekten anam ağlamışken dünyadan bihaber çocukluk arkadaşım Umut geldi.

Buyur, demeden içeri buyurup; oturmaz mısın, demeden koltuğa oturdu.

Niye ayakta kaldın der gibi de yüzüme baktığında Umut'u orada dövebilirdim. Evet yapabilirdim bunu ama geçmişe saygım vardı, az mı cerememi çekmişti bu çocukcağız?

Kral TV'yi açan Umut'u yokmuş gibi sayıp kendime tost yapmak için mutfağa gittim. Ancak içerideki müziğin sesi git gide artıyordu, uyarmak için içeri girdiğimde ise Seda Sayan'ın klibini pür dikkat izlediğini gördüm, o da elimdeki tereyağı bulaşmış bıçağı görmüş olacak ki "Ben de isterim" dedi. Ne yaptığımı bilmeden benden aynısını isteyen tek insandı Umut.

Sonra tek kelime bile etmeden televizyona döndü. Sanırım mature dediğimiz fantezilere sahipti, zaten garip biri olan Umut'u daha da garip yapıyordu bu durum...

Çıkardığım dört dilim ekmeğe bir dört dilim daha ekleyip benimkinin yarısı kadar daha sucuk kestim. Onun da yarısını ağzıma attıktan sonra kalanını tosta koyup makineye yerleştirdim. Bastırdığımda çıkan fısssssss sesi yağın yeterince fazla - hatta biraz daha fazla - olduğunu gösteriyordu...

On dakika sonra içeri girdiğimde bu kez aynı klibi Powerturk'te izlemeye başlamıştı Umut, bir an bunun bir rüya - hayır kabus - olduğunu düşündüysem de tostun sıcaklığından yanan elim bu düşüncemi geçersiz kılıyordu.

Tostu alan Umut önce ekmeğin ucunu kemirirken bir yandan da 49 haneli sesi 48'e getirmek için uğraşıyordu ki, elektrikler gitti. Bir an boş boş televizyona baktı, tavana baktı, sonra elindeki ekmeğe ve bana baktı... Sanki elektriği ben kesmişim gibi bana tafra yaptı, tostu sehpanın üstüne koydu...

Umut, dedim. Hı, dedi. Sanki elektriklerle birlikte bütün yaşam fonksiyonları da gitmişti...

Sen ne zaman iş bulacaksın, diye sordum. Duymazlıktan geldi. Sesimi yükselttim, gene duymazlıktan geldi, o an şalterim attı; ayağa fırladım. Elimdeki tostu sallayarak hararetli bir konuşmaya giriştim... Öyle ki günde bir kez ayağa kalkan kedim Josef bile başını sepetinden kaldırıp şöyle bir gerindi...

Umut bir süre yerdeki yeni silinmiş pırıl pırıl ahşabı inceliyor ayağı yaptıysa da ses tonum duymazlıktan gelinecek gibi değildi, zira başını sonunda kaldırdı. Ancak ağzını açtıysa da, konuşmadı; dinlemeye devam etti.

Tam ağzını açıp o da bağırmaya başlamıştı ki, birden elektriğin gelmesiyle Seda Sayan da eşlik eder oldu bağrışımıza... Ancak titremeye başlamıştım, sinirden olamazdı zira daha önce böyle çok tartışma yapmıştım Umut'la ama hiç böyle olmamıştı...

Kafamı çarptığımda kendime geldim, elimdeki şişeden de üstüme başıma çamaşır suları döküldü... Koku, beni alt - üst etmiş olmalıydı, hatta elimdeki kızarıklık da elimin yandığını gösteriyordu ancak kulağımda yankılanan bir ses vardı ki...

Açık kalan televizyonda Seda Sayan seyircilere haykırıyordu ama sanki tüm semaya bağırıyor gibiydi...

Öyle ki günde bir kez ayağa kalkan kedim Josef bile başını sepetinden kaldırıp şöyle bir gerindi...
Read more
0

Rüya Gibi Her Hatıra


Dün gece saat 2 gibi, telefon çaldı. Tanımadığım bi' numara...

Açtım, tanıdık bir ses; hıçkıyor. Ne, ne oldu demeden anladım; bu Babayaro'ydu.

Dedim nooluyor? Ağlama bi, yakışıyor mu kaç yıllık topçusun, hatta ağıra gittim erkek adam ağlar mı lan! dedim.

Sustu bu, ufaktan hıçkırıklar devam etti ama...

Dedim nooluyor? Sonra durdum, bunu ikinci kez söylemiş olmam, artık susmamı ve O'nun derdini(?) dinlememi gerektiriyordu.

Anlattı bu da. Daha geçen sormuştum buna poker masasında, ne iş; milli takıma almıyorlar artık seni falan diye... Tanju Çolak da fikir yürütmüştü sonrasında falan...

Meğer işin aslı öyle değilmiş, öyle dediysem, ortada bi' fikir yoktu. Öylesine gevelemiştik...

Ah bu babam! diye iç çekti. Babamın yüzünden alınmıyorum millî kadroya!

Hoppala dedim, ne alaka?

Meğer Türkçe öğrenen antrenör, Babayaro'nun adının yıllar yılı geyiklerde döndüğünü fark edince, milli kadronun selameti ve marka değeri için takımdan kesmiş...

Dert ettiğin şeye bak! dedim, sustu bu nihayet. Kafam şişmişti zira.

Bundan sonra adın Mustafa Yaro olsun dedim, çok darda kalırsan Baba Mustafa deriz olay biter dedim. Güldü, ha şöyle dedim babacan bir edayla. Şimdi kapat artık uyu gavat maça nasıl çıkcan hafta sonu diye de ekledim...

Daha bir güldü, ortam şenlendi... Fazla mı gülüyordu ne? Birden sarsıldım, kafamı duvara çarpmıştım!

Telefona uzandım, gelen mesaj sesiydi gürültünün sebebi. Sabahın 8.30'unda mesaj atma cesareti ise bir tek O'nda olabilirdi...

Evet, Avea...
Read more